|
Hamd, âlemlerin RABBİ, merhametli olan, merhamet eden ve DİN GÜNÜ’nün sahibi olan ALLÂH’a mahsustur. Salât ü Selâm, O’nun mükerrem rahmet Peygamberine ve O mübarek zât-ı akdesin âline ve de insanlığın şeref mümessilleri güzide Ashabına olsun...
NOT: Aşağıda
iki farklı kitabın anlatımı bulunmaktadır.
>>>>>>Lâdikli
Âşık Ahmet Hüdâî (Ahmet ELMA, Erhan KAYA)
1304 (1888) yılında Konya Vilayetinin Sarayönü Kazasına bağlı, Lâdik (Halıcı) Kasabasında dünyaya gelir. Babasının adı Mehmet, annesinin adı Emine'dir. Yusuflar Sülâlesindendir. Üç erkek bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı muhitinde ÇOBAN AHMET olarak tanınmıştır. Sonradan Elma soyadını almıştır. Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verilmiştir: Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım Melekler ederler gökte feryadım Mevla’mın aşkından almışım tadım Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî Hatice Hanımla evlenmiştir. İkisi oğlan dördü kız olmak üzere altı tane çocuğu vardır. Hâlâ hayatta olan çocuk ve torunları vardır.
OKUR-YAZARLIĞI
Hikmeti ilahi ÜMMÎDİR (Okuma yazması yoktur). Bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir: Bir Üstaddan okumadım, yol nedir erkân nedir. İım-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir. Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir. Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir. İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okuturdu. Cevabî mektuplarını da yine onlara yazdırırdı Dinî kültürü hakkında “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.
ASKERLİĞİ
26 sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisidir. Kanal harekâtında İngilizlere karşı arkadaşları ile birlikte harp ederken, sağ omzundan hilal şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düştüklerini yaralı bir vaziyette seyreder. Sonra oraları düşman istila eder. Düşman askerleri yaralı askerlerimizi ‘ölmeyen kalmasın’ diyerek süngülerler. Bu esnada başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar hiç diri asker kalmadı diyerek uzaklaşıp giderler. Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette birkaç gün kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak yalvarır: “Allâhım! Beni düşman eline bırakma.” Cenabı Hakkın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Dedeme matarasından bir bardak aşk şerbeti içirir. Ancak yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar: Ne garip garip bakaň Tih ile Tûr’a Ömründe kuş bile uçmadı bura Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî
Aşk elinden içtim aşkın dolusun Yalvar Ahmet sen Rabbıyın kulusun Hak yolunda arzuhâlin bulunsun Ya Muhammed sen hidayet gülüsün “Gel seni Hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin kapısına getirir. Hızır Aleyhisselâm "Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecektir" deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedekiler yaralı asker gelmiş diyerek içeri alırlar. Biraz sonra hastanenin içerisi türüm türüm kokmaya başlar. Bu nasıl askermiş diyen, elbiselerini, potinlerini kokluyorlar. Hastanede tedavi olduktan sonra tekrar cepheye koşuyor: Askerlik hatıralarını anlatırken şöyle demişti: Cephenin birisinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek "Ahmet.. İkimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim. Sen kaç kurtul cepheye git." dedi. Ben de ona “senin yapacağın işi ben yapayım.” dedim. Arkadaşım ‘Yâ Allâh bismillah’ deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra arkadaşımla buluştuk. Allâh'a şükürler olsun ikimiz de esirlikten sağ salim kurtulduk. Seferberlikte değil insanlar, hayvanlar bile açtı. Kazanın içerisinde koskoca bir kemik kaynar. Havada uçan kuşlar yemeğe hücum etmesinler diye kazanın başında eli sopalı muhafızlar bulunurdu. Önümüze getirip koydukları zaman, iki kaşık şıkırtısından sonra hemen tükenirdi. Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun. Süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi olurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atarlardı. Yaşasın komutanlar hazırız emrinize Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize “Sen madalya almadın mı?” diye soranlara: “Savaştan sonra madalya dağıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağladığına dayanamadım. Çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir sevindi ki görecektiniz...” “Sen neden Gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar.” denilince: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim.” demiştir Cenabı Hakkın, kullarına rahmet ve merhametinin bir eseri olarak gönderilen, Mevlâ’mın bir askeri idi. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almıştı.. 26 yıllık askerlik hatıralarını anlata anlata bitiremezdi. Seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, kahraman Mehmetçiğin kahramanlıklarını gelecek nesillere aktaran canlı bir şahitti.
ASKERLİK SONRASI
Vatanın kurtuluşundan sonra askerden bir gazi olarak memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar burada örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır. Hayvancılık ve tarımla geçimini sağlamıştır. Zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, onları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese duâ etmiş, sohbetinde katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur. HOCASI HIZIR (A.S.) Onu her yönüyle tanıyan bilen 40 sene arkadaşlık yaptığı hocası Hızır Aleyhisselâmdır. “Hocamı yedi adım geriden takip ederim. Hocam yüzüme baktığı zaman, yüzümün rengi solar. Hocam bana derdi ki: ‘Hüdâî! Ben çok evliya ile arkadaşlık yaptım. Sendeki hâli görmedim.” Bazen, “bende bir şey yok. Çobanın birisiyim” der. Bazen de âdeta coşarak “Oğlum benim hocam ilim deryasıdır. Ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım. Fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz.” derdi: Söyleyen var söyleten var İlm-i Hikmet öğreten var Ol kapında bekleyen var Affımı isterim Allâhım. Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelir. Heyecanlanır. Hocası “Mevlâna, sana bir abdest almasını öğretemedik” der. Dedem de “Ne yapalım efendim. Bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; KALB-İ SELİM arıyorlar... der.
ŞİİRLERİ
Dedemin kerametini arayanlar, onun en büyük kerametinin aşkla söylediği beyitleri olduğunu anlarlardı. Yaşadığı her manevî olay için ayrı bir şiir söylemiştir. Onun maneviyatta nasıl bir vazife gördüğünü, nelerle karşılaştığını, nelere vakıf olduğunu çoğu zaman beyitlerinden anlayabiliriz. Şiirlerinde genel olarak noksanlık yoktur; şayet bir eksiklik veya bir yanlışlık varsa, bu durum dinleyen, nakleden, yazan insanlardan kaynaklanmıştır, diyebiliriz. Kendisi beyitlerini okurken istediği zaman, istediği yerleri değiştirirdi. Fakat hiçbir zaman ölçüleri bozulmazdı. Gelen misafirler “Hacı Baba, biraz da beyitlerinden söyle de dinleyelim” derlerdi. Dedem de beyitlerini aşkla okumaya başladığı zaman misafirler büyük bir huzur içinde, hem söylenen güzel beyitleri dinler hem de bir taraftan ceplerinden mendillerini çıkararak gözyaşlarını silerlerdi. İçten, derinden, aşkla söylediği beyitler, çağlayan çeşme gibi akar, bitmez; ardı arkası kesilmezdi. “Yoruldum biraz dinleneyim” derdi.
SON GÜNLERİ VE VEFATI
Son zamanlarında hasta yatarken "Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?" diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrularak "ALLÂH var oğlum. Allâh var, keder yok!" demiştir. Evlatlarından birisi eline varıp, "Baba hakkını helal et" dediği zaman "Oğlum bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olacağım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur" der. Ve tarihler 8 Haziran 1969 Perşembeyi gösterirken rahmet-i Rahman’a kavuşur. Vefatından bir kaç ay sonra. “Haydi, odaya gel emanetleri ver.” diye bir ses duyar. Odaya geldiği zaman odanın kapısı kilitli olduğu hâlde iki kişi içeride namaz kılmaktadır. Hemen o da namaz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan konuşur. “Sen otur dayanamazsın.” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi. Birisi mühür, öbürü de şeceredir. “Beraber kabrine kadar gidelim. Babanın kabrini birlikte ziyaret edelim.” derler. Yolda giderlerken bir şahıs bunları görür. “Bu adam fazla yaşamaz” derler. Kapalı ve bürgülü olan kabristanın biraz dışında namaz kılar. Namaz kıldığı yerde o sene otlar kurumaz. Kabirden ayrılıp ağaçlık bir yerden geçerlerken içlerinden bir tanesi ‘ALLÂH!’ deyince ağaçlar secdeye kapanır gibi olur. Babam oraya düşer bayılır. Onlar da giderler, gözden kaybolurlar. Kabri, Lâdik Kasabası mezarlığındadır.
GÜZEL AHLÂKI
Allâh ve Rasülünün âşığı, Hak aşığı, Hak dostu .. O hayatı ile Allâh’a ve Rasülüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlar; onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allâh’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermek. O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor. O, hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine “ Oğlum! Ben Allâh’ı ve Rasülünü seviyorum, sen de onları sev” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir. Kimseler bilmez benim işimi Bu aşkın yoluna koydum başımı Dikmesinler benim mezar taşımı Gecelerde doğdu nur-u Muhammed Ziyaretçilerinden birisi. "Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hakkında kötü sözler sarf ediyorlar." deyince, "Benim Allâh ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar. Benim Allâh ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar" diyerek şu beytini okumuştu: Kimi atlı kimi yayan Her ameller olur ayan İçmişim aşkın şarabın İsterse desinler yalan Güzel ahlâk sahibi, çok merhametli bir insandı. Kollarını açıp ümmeti Muhammedi kucakladı, sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece ve gündüz herkese açıktı. Küçük ve büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese duâ etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hak’la beraber olan bir Hak eriydi. Az uyuyan, çok ibadet eden ve az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü. Manevî ilme sahip olduğu için, âlim bir insanla sohbet ederken o da âlim olurdu. Dünya sanki avucunun içinde gibiydi. Unutkanlığı yoktu, ‘hatırlayamadım’ demezdi. Misafir odası her gün, bilhassa hafta sonları dolar taşardı. Gelen ziyaretçiler, elini öper, yaptığı sohbetlerinden ve en çok da okuduğu şiirlerden manevi haz alırlardı. Gelen misafirin durumuna göre kendini ayarlar, kimseyi incitmemek için azami gayret gösterirdi. Kendisini ziyaret edecek olan değerli zatlar için hazırlık yapardı. Sorulara anında cevap verirdi. Şayet bilemediği veya istişare etmesi gereken bir soru olursa “bana az müsaade edin” deyip odadan ayrılır, ya bağın köşesine kadar gider yahut bahçenin ortasına kadar düşünerek yürür; döndüğü zaman “durum bundan bundan ibaret” diyerek cevabını verirdi. Bazen de kendini gizlemek için “ben bir şey bilmiyorum, çobanın birisiyim” derdi. Hakikate bakarsan, Allâh’ın ilmi karşısında kulunun bildikleri ne olabilirdi ki. Tevazu sahibi olduğundan kendini büyük göstermemek için olayların bir ucunu, deyim yerinde ise küllerdi. İnsanları kendisine değil Rabbine yönlendirdi. Nemelâzımcılığı yoktu. Dünya Müslümanlarının derdi onun derdiydi. Mısır’daki İslâm âlimlerinin asılmasından dolayı o kadar müteessir olmuştu ki iki gün hasta yatmıştı Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak -sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi- düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkât ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Bizlere ve gelen giden misafirlerine bir çok tavsiyelerde bulunmuştur. “İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin; kimsenin eline bakmayın. Bu din Allâh’ın dinidir. Allâh ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allâh sonumuzu hayra getirsin, Allâh hakkımızda hayırlısını versin” derdi. Yine sohbetlerinde, dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duâsını da alarak ayrılıp giderlerdi. “Allâhım! Sev bizi, sevdir bizi; dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi. Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka “Allâh hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı. Her türlü eza ve cefaya katlandı. Bir taraftan dünya meşgalesi, öbür taraftan halkın eziyeti… Hepsinden zor olanı ise aşk ateşinin onu yakmasıydı.
Ben âşığım, maşukumu ararım Ne mekânım vardır ne de kararım Dünya benim olsa bir tat alamam Tecelli eyleyen nuru ararım Dünya ve ahiret çalışma ile kazanılır. Herkesin mutlaka çalışması ve mücadele etmesi gerektiğini söyler: Okudun mu İlm-i dünni bu esrarı bilmeye Göz hicabın kaldırdın mı, hak yolunu görmeye Âciz mi yaratan Hüdâ’m, kula nusrat vermeye Din hakkında sen de çalış, gül bağına girmeye Kendini âciz, günahkâr ve âsî bir kul olarak görür: Bu zalim nefsimi öldüremedim Yetmiş bin hicabı kaldıramadım Hakikat deryası çağlayıp akar Ben bir katresini dolduramadım Bütün bunlara rağmen manevî birçok nimetlere vâsıl ve bir çok ilimlere vâkıf olduğunu da bildirir:
Girmişim Hakkın bağına, koparmaya gül de var Lâleler çiçekler açmış, içinde sümbül de var Dinle kuşlar avazını içinde bülbül de var Gördüm huriler safını, saçlarında sim de var Yine ahvali bilinmeyen, sırlarla dolu bir Hakk dostudur. Kendisini ancak Hakk ilmine sahip olanların bilip anlayabileceğini şu mısralarında dile getirmiştir: Hakikat bahrine daldım, el-aman nefsin elinden Hak hakikati bilenler, anlarlar Hakkın ilminden Bülbül bile güle âşık, alır reyhanın gülünden Ben bir cemâle âşığım, kimse bilmez ahvalimden Cenabı Hakka şöyle duâ eder: Âlemlerden fazla, isyanım benim Âsiye değil mi ihsanın senin Gelmişim kapına gitmezem gayri Affımı isterim maksudum benim Onlar ölmez, esas ölü olan bizleriz. Maneviyat âlemi, bizlerin bilemeyeceği bir âlem… Her şeye rağmen Allâh’ı, Rasülünü ve Rasülünün izinde gidenleri; onlara dost olanları, onları çok sevenleri bizler de seviyoruz. Sözümün nihayeti yoktur. Benim de isyanım çoktur. Gitme Hakk’ın kapısından Başkasından fayda yoktur.
Selâm ve duâ ile… Ahmet ELMA Emekli İl Müftülük Murakıbı LÂDİKLİ AHMET AĞA İLE İLGİLİ YAZI VE ŞİİRLER
Bu bölümde Ahmet Ağa hakkında yazılmış yazı ve şiirler bulunmaktadır. Elbette böyle değerli bir insan için şimdiye kadar onunla ilgili birçok yazı ve şiir imlâ edilmiştir. Hattâ şimdiye kadar sadece kitap olarak bu kitapla beraber beş tane eser vardır. Öyle dergi ve gazetelerde çıkan yazılar ise bir kitap doldurabilecek niteliktedir. Ve yine bu yazıların çoğu ufak tefek farklılıklarla beraber aynı bilgileri içermektedir. Bu yüzden biz, bu yazı ve şiirlerin içerisinden birkaç tane alarak buraya koymayı uygun gördük. Diğer yazı ve şiirler derneğimizin internet adresinde yayınlanacaktır.
Bir ehl-i hakikat daha ebedî âleme göçtü. Lâdikli Ahmet Ağa vefat etti
Müslüman Türk'ün son ve büyük mümessillerinden biri olarak tanıdım O'nu... Dünyada, esir olmayan yegâne İslâm devleti olan Türkiye'nin, tek başına mümessiliydi âdeta... Her cephesiyle memleketi ayakta tutan temel direkleri müşahhaslaştırıyordu sanki... 1897 Türk-Yunan harbinde, devletin seferberlik ilân etmesiyle iki ağabeyi ile beraber silah altına alınan Ahmet Elma'ya; İslâmiyet’i dört kıtada sancaklaştırmış Oğuz boylarının mümtaz bir temsilcisi olan babası "Ölüm var, askerden dönmek yok! Üçünüz de ölür veya yaralanırsanız, bana gazi veya şehit babası şerefini verirsiniz. Sizleri bugünler için yetiştirdim. Allâh rızası için vatana, dine ve devlete hizmet etmek zamanıdır. Yolunuz açık olsun" demiş ve onları gaza meydanlarına salıvermişti. Bu harpte Pırnar meydan muharebesini, Losfaki meydan muharebesini, Çatalca meydan muharebesini, Kestin ve Dömeke meydan muharebelerini kazanan Türk ordusunun bir gazi eri idi artık O... Ve: "Bastık yine kafirleri avnetti Hüda’mız; Hûn oldu âdûnun canına tîr-i gazamız; Te'yide nüzul eyledi gökteki ervah . İmdada kıyam eyledi yerden şühedamız Ahmet Ağa'nın askerliği Makedonya ihtilâlinde Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da vazife görmekle devam etti. İmparatorluğun nankör milletlerinin bir kuduz köpek iştahası ile efendilerine saldırdıkları o şeametli, insanlığın yüz karası; ihtiyar kadın ve çocukların cami ve mescidlere doldurularak yakıldıkları; Balkan canavarlarının binbir vahşeti bir arada irtikâp ettikleri Balkan Harbinde de vatan vazifesine devam etti. Teçhizatsız, aç ve çıplakken bile süngüsüne davranan Mehmetçiğin Allâh aşkı için, Din için, vatan için, seve seve can vergisi verdiğine senelerce, her gün, her saat şahit oldu. Kendisi de bu harpten nasibini aldı ve yaralandı. Yarası kapanmadan tekrar cepheden cepheye koştu. İşte o sırada Balkanların feci hâlini yaşadı:
"Söğüt dallarında hasta serçeler Eski akın destanını heceler Tuna ağlıyormuş bazı geceler: Koynunda kefensiz şehitler varmış" Ve Birinci Cihan Harbi... Ahmet Ağa, sekiz cephede dört yıl müddetle süngü salladı, fisebilillah, îlâ-yı kelimetullâh için cihada devam etti. "Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa, Hakk'ın da dönmez yüzü, bükülmez kolu vardır"
Hakikati Çanakkale'de dünyaya ispat edildi. Dünyaya hükmedecek zannedilen o muazzam müttefik donanması, Türk'ün iman dolu göğsü önünde dize geldi. Ahmet Ağa, Çanakkale'de ikinci defa yaralandı. Vatan hizmeti devam etti:
"Ne can endişesi, ne can ümidi, İki cihanda bir canan ümidi: Zehi âşık, zehi gazi-i sadık, Bu gazidir ancak didara layık"
Ya Irak cephesi… Hele KIRK GAZİLER...
"Allâh-u Ekber, Allâh-u Ekber, Ordumuz olsun daim muzaffer"
diyerek koca İngiliz alaylarını yerine çivileyen yalnız KIRK Mücahidin büyük destanı.. Ahmet Ağa'nın bir ağabeyi burada şehit oldu. Vatan vazifesi yine de devam etti. Hicaz cephesi, onda filizlenmiş olan İlahî aşk ve neşvenin beşiği oldu. Ve Kanal harekatında üçüncü defa yaralandı.. "Askere alındığının 22. senesinde, yaşı kırkı aşmış olduğu hâlde İmparatorluğun yıkılışı, memleketin işgali; kahpe Yunanın İzmir'e çıkışını kahrolurcasına gördü. Ve vatan vazifesi devam etti. İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da ve Büyük Taarruz'da o da yeşil sarıklı ve beyaz mintanlı mücahidlerin Müslüman Türkle beraber vuruştuklarını gördü. İzmir'e ilk giren birliklerde o da vazifeliydi... Kahpe düşman, vatanın harim-i ismetinde kahredildi. Vatan kurtuldu ve Ahmet Ağa da, 26 yıl süren askerlikten terhis edildi. Vatanın kurtuluşundan sonra, Ahmet Ağa'nın hayatı Konya'nın Lâdik (Halıcı) kasabasında bir ismet ve fazilet timsali olarak geçmiştir. O, 1922 yılından, vefat ettiği 8 Haziran 1969 gününe kadar, hayatının büyük kısmını köyünde, hayra delalet, insanlara hayır ve iyilik yolunda harcamış istisnasız herkese hayır dua etmiş, müstesna bir rehber olarak yol göstermiş bütün hayırlı işlerde öncülük yapmıştır. Kendisi bizzat, canlı bir örnek olarak etrafındakileri, kendisini sevenleri, ilme, fazilete ve güzel ahlaka davet etmiştir. O'nun en büyük hususiyetlerinden biri de, ilâhî aşkla tutuşan ve duygularını çok nefis mısralarda dile getiren bir Hak şairi oluşu idi. İnşaallâh yakınları ve onu sevenler, bu güzide şiirleri derleyip bir kitap hâlinde neşredeceklerdir. Ahmed Ağa, geçen yıl bir trafik kazasında büyük oğlunu ve pek az bir zaman sonra da muhterem eşini kaybetmiş; İslâm’ın büyük bir sabır âbidesi hâlinde, kendisine başsağlığına gelenleri o teselli etmişti. Aşkıyla tutuştuğu Cenab-ı Hakk’tan Ahmed Elma Efendi (k.s) hazretlerine rahmet; sevgilisi Hazreti Fahr-i kâinat (s.a.s)’in de şefaat-i kübralarına nâiliyet istirham ederiz.
17 Haziran 1969 Yaşar GÖKÇEK
LÂDİKLİ HACI AHMED EFENDİ
(Rahmetullahi Aleyh) "Onlar Görüldükleri Zaman Allâh Hatırlanır”
Rasülullâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimize, "Allâh'ın velileri kimlerdir?" diye sorulduğunda böyle cevap vermişlerdi. Siz onlara isterseniz Gülistan-ı Muhammedînin gülleri, goncaları deyin; dilerseniz onları Muhammedî semanın yıldızları olarak kabul edin; ya da âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan güneşinin pervaneleri sayın... Ne derseniz deyin, nasıl kabul ederseniz edin; onlar Allâh dostları... Onlar Allâh'ın velî kulları... Onlar gönül sultanları ve onlar kalplerin casusları... Kur'an-ı Kerim onlar için şunları söyler: "Bilesiniz ki Allâh'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allâh'ın sözlerinde asla değişme yoktur, işte bu, büyük kurtuluşun kendisidir". Ayet-i Kerîme, velîlerin, iman ve takva sahipleri olan kimseler olduğuna işaret ediyor. Demek ki her mümin velîdir. Her iman ve takva sahibi seçkin insandır ve Allâh'ın sevgili kuludur. Ancak, unutmamalıdır ki, veliler de birbirlerinden farklıdırlar ve aralarında mertebe ayrılıkları vardır. Öz bir anlatımla velayeti iki kısma ayırabiliriz: Velayeti âmme: Noksansız bir imandan sonra, Allâhü Teâlâ'nın emirlerine ittiba, nehiylerinden sakınmakla elde edilen, her hâlde Hak rızasının gözetildiği mertebe. Velayeti hâssa: Kur'an-ı Kerim ve Rasülüllâh Sallallâhü Aleyhi ve Selleme fütursuz ittiba ile birlikte, nafile ibadetlere devamla elde edilen, Allâhü Teâlâ'nın özel sevgisine mazhariyet neticesinde, O yüce Zât'ın sıfatları ile muttasıf olunmakla erişilen istisnaî mertebe. Bir başka ifade ile hadis-i kudsîde anlatılan: "...Ve kulum nafilelerle bana yaklaşa yaklaşa o hâle gelir ki ben onu severim. Ben de, onu sevdim mi, onun işiten kulağı olurum; gören gözü olurum; tuttuğu eli olurum; yürüdüğü ayağı olurum; anlayan kalbi; söyleyen dili olurum. O kulum benden bir şey isterse muhakkak veririm; bana bir şeyden sığınırsa mutlaka korurum ..." ulvî mertebenin tecelli etmesidir. Velayeti âmmede bütün müminler müşterek ve müsavi iseler de, velayet-i hâssa mertebesi özel bir mertebe, hususi bir hâl, ayrı bir makamdır. Bu hâlin sahibi kulların özel hâlleri, kendileri ile Allâh arasındadır. İşte Lâdikli Hacı Ahmed Efendi Üstadımız, bu özel mertebeye erişmiş, seçkin insanlardan biridir. Âşıklar Sultanı Mevlâna’mız, Cenabı Muhammed Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimizden bahsedebilmek için "Feleklerin genişliğinde bir ağız isterim ki, meleklerin bile gıpta ettiği O yüce Peygamberden bahsedeyim" diyerek, Cenab-ı Hakk'tan liyakat ilticasında bulunur.
Ben de Rabbimizden aynı duâ ile salahiyet ve güç iltica ediyorum ki, Lâdikli Hacı Ahmet Efendi Üstadımızdan bahsedeyim. Çünkü onlar erişilmesi çok zor şahikalar, ihatası imkânsız ufuklar, anlaşılması ve anlatılması çok güç esrar hazineleridir. Eriştikleri makam, vâkıf oldukları esrar, sahip oldukları hâller onları böyle kılmıştır. Nasıl güneşe bakan gözler kamaşır da, onu hakkıyla görmekten âciz kalırsa, mânâ âleminin erlerinin hakikatine ermek de öylece insanı âciz bırakır. Şimdi biz, sayılı satırlar, sınırlı sabiteler içerisinde bir Allâh dostundan bahsetmeye, Lâdikli Hacı Ahmet Efendi üstadımızı anlatmaya çalışacağız. Tabir yerinde olursa, bir deryayı bir damlaya sığdırmaya gayret edeceğiz. Olacak şey değil... Lâkin başka da çare yok. Lâdikli Hacı Ahmed Efendimiz, kendisinden bahseden kaynaklara göre 1304 (1888) yılında, Mevlâna diyarı Konya'mızın şirin kasabası Lâdik'te dünyayı teşrif etmiştir. Babası, Lâdik eşrafından Mehmed Efendi’dir. 1897 Seferberliğine iki ağabeyi ile birlikte katılan üstad, yıllarca cephelerde kalır. Balkanlarda cereyan eden harplerin hemen hepsinde, I. Cihan Harbinde, İstiklal Harbinde kahramanca, yiğitçe düşmana karşı koyar. Bir ağabeyini Kırkgaziler'de şehid verir. Yıllarca Batı cephelerinde koşturarak üstada gazilik şerefini bahşeden kader, bu defa bir başka şeref, bir başka ikram için onu Güney-Doğuya, Orta-Doğuya sevkeder. Meşhur Kanal Harekâtı... Ağlayan Filistin'in mahzun Gazze şehri civarı... Üstadın da aralarında bulunduğu birlik, kahpe İngiliz’in pususuna düşer ve yiğitlerimizin hemen hemen tamamı şehid olur. Hacı Ahmed Efendimiz çok az kalan yaralıların arasındadır. Ne kalkmaya, ne de üç günlük mesafedeki karargâhına ulaşmaya imkânı vardır. Hattâ zayi edilen kan, dili damağı kurutan susuzluktan dolayı üzerinde yatan şehid arkadaşlarını kaldırmaya bile mecali yoktur. Sabahın serinliğinde çölde yağan kırağıdan azıcık kendine gelir, gözü açılır. Sonrasını dostlarına hep şöyle anlatırdı: "Valla gardaşım! Ben böyle hâlsiz, mecalsiz yattığım yerde şehadet şerbetini içmeyi beklerken, karşıdan beyaz bir atın üstünde bir zât çıkageldi. Çok korktum doğrusu... Bana yaklaştı ve dedi ki: —Esselâmü Aleyküm! Ahmed ne oldu, yaralandın mı? Kalk bakalım da yanıma gel... Doğrudan selam verip adımı söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım, bembeyaz bir atın üstünde nur gibi, güneş gibi bir zât. —Kalkmaya mecalim yok, yaralıyım, dedim. Attan indi yanıma geldi. Üzerimdeki şehid arkadaşlarımı birer birer üzerimden aldı. Beni tutup kaldırdı. Susuzluktan yanıyordum. —Ahmed, su vereyim mi? dedi ve su dolu bir matara verdi bana. O bembeyaz atın üzerinde gelip, ab-ı hayat misali suyundan Ahmed Efendi Amcamızın canına can katan o güneş misali nurani zât, HIZIR Aleyhisselâm'dır. Üstadlar üstadı O büyük zat, Ahmed Efendi Üstadımızı yerinden kaldırır, Önce suya kandırır, sonra mübarek elleri ile meshederek yaralarını tedavi eder. Hazreti atına alıp karargâhının yanına kadar getirir. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp nöbetçi askere işaret verir. Ayrılırken: —Askerler sana inanmayabilirler, ‘siz beni nöbetçi subaya götürün’ de, hadiseyi ona anlat ve selâmımı söyle... Memlekete döndüğün zaman bazı değişik hâllerle karşılaşacaksın, endişelenme, beni bekle!, der ve ayrılır. Sonra Lâdik'te geçen nurlu nice yıl... Kalıbıyla halkın arasında, halkın içinde, onlardan biri... Ama kalbiyle hep Allâh ile beraber... Bir büyük insan, bir Hak dostu, bir peygamber âşığı, bir velî... Yıllarca kerametlerini hemen hemen bütün Konyalının gördüğü, sevdiği saydığı, elini öptüğü, duâsını ganimet bildiği bir büyük. Yurdun dört bir yanından gelen ziyaretçilerin himmetini rica ettiği bir Allâh eri. Manevi üstadı Hızır Aleyhisselâm ile birlikte, dünyanın dört bir yanında manevi hizmetlere katılmış, Ümmet-i Muhammed’e yardım etmiş, darda kalanların yardımına koşmuş, sıkıntıda olanların elinden tutmuş, himmet diye istimdatta bulunanların -Allâh'ın izni ile- imdadına yetişmiş... Birçok harikulade hâlini yıllarca dostlukları olan bizzat babamdan dinlemişimdir. Kış ortasında, Endenozya’dan aldım dediği, çubuğundan yeni kopmuş üzümü dostları ile beraber yediklerini; Âdem Aleyhisselâm’ın yer yüzüne indirildiği zaman secdeye kapanarak ağladığı yerde kaynayan pınarın suyundan rica edip, Ahmed Efendimize tâ Hindistan’dan getirtip dostları ile beraber içtiklerini, hep duymuşumdur. —Ne olur Ahmed Ağa, bizi şefaatten unutma diye rica eden babama: —Valla hocam! Rabbim imkân verirse dostlara bir mendil sallayacağız, buyurmuşlar. O mendilde olsun gözünüz... Zira o mendil, sevenlerin ve icabet edenlerin Hamd Sancağı’nın altına götürür... Duâ ricası ile... Allâh'a emanet olunuz...
Dr. Abdurrahman BÜYÜKKÖRÜKÇÜ
(Bu yazı Meram belediyesinin çıkardığı bir dergide ve buradan alıntı yapılarak da Nail Bülbül tarafından Merhaba gazetesinde yayınlanmıştır.)
MERSİYE
(Yazılış tarihi: 2 Rabiulahir 1389 / 17 Haziran 1969)
(Lâdikli Ahmed Sultan Aleyhirrahmetü ve’l-ğufrân Hazretleri hakkındaki mersiye-i kemâl-i pür-isyân)
İtdi ikmâl-i ömür, fahr-i zamân Ahmed Ağa Şâhbâl açtı, olup Adn’e revân Ahmed Ağa Gaybe göz, gaybe kulak, gaybe lisân Ahmed Ağa Sırr-ı Sübhân, sened-i emn ü emâ Ahmed Ağa Ne belâ! Göçtü Lâdik köylü çoban Ahmed Ağa
Bâb-ı rahmette denilmez bu kadâdır,bu emir Dâima ehlinedir âtıfet-i Rabb-i Kadîr İktisâbı ne medi nûr edip olmuştu o pîr Küllüküm raine enmüzec bi şibhi nezir
Memleket halkına Hak’tan ihsân idi o Sâhib-i tâc-ı velâyet ulu sultân idi o Çırpınan tenlere cân, cânlara cânân idi o Büyük insân idi elhak büyük insân idi o
Gerçi ümmî idi, lâkin bu meziyetti ona Okuyup yazması ne vâcip, ne sünnetti ona Pîş-i üstâda diz çökmesi külfetti ona Verilen gizlice dersi ehadiyetti ona
Evliyâ zümresinin kâfile salârı idi Yediler meclisinin haz(i)ne-i esrârı idi Düşse kim berzah-ı teşvîşe rehâkârı idi Kudret-i fâtıranın mevhibe-i mîmârı idi
Eşi ender bulunur server-i zî-câh idi o Çünkü hem zâhire hem bâtına âgâh idi o Hâce-i medrese-i mârifetullâh idi o Südde-i pâkini gördüm ulu dergâh idi o
Tutarak kendini ağyâre nihân yıllarca Nice hikmetleri etmişti âyân yıllarca Hız(ı)r’a olmuştu refîk-i cevelân yıllarca Ona koşmuştu cihân pür-heyecân yıllarca
Zahirî hâle bakarsan o yatar yerde bugün Hazretin kabri hakîkatte gönüllerde bugün Düşmesin şudekân kaygılanıp derde bugün Sürünün sevki Hasankaleli bir erde bugün
O ser-efrâz-ı melek-rû Melik-i mülk-i reşâd Müstemendâne dürr-i lütfunu kılmıştı küşâd Sayısız gümrehi etmişti, verip ders-i irşâd Nice me’yûsu elemnâkde bir lahzada şâd
Râm-ı emriydi Paris, Londra, Bonn, Pedrograd Elli yıldan beri halk üstüne germişti kanad Adı olmuştu en’âmın överek andığı ad Yeridir kalmadı artık der isek, dehirde tad
Şimdi Peygamber-i Zîşân iledir cennette Kutba mevkice muhazî idi kurbiyette Yoktu mânendi velîlik denilen devlette Koptu bir velvele fevtiyle der-i izzette
Rûy-ı pâkinde nümâyândı cemâl-i Nebevî Dense şâyândı eğer hâline hâl-i Nebevî Bi-kem ü keyf ona kalmıştı kemâl-i Nebevî
Bir belâ fidyesidir mevti velînin derler Böyledir cilvesi hükm-i ezelînin derler Her velî lem’asıdır feyz-i Celînin derler Remzidir bezm-i meallâhda “li”nin derler
Fecrimiz attı deyip gün dolunur ay dolunur Öyle bir fecir ki tâ haşre kadar yâd olunur Yok, gül olmakta da iş, esti mi bir yel solunur Karalar bağlayarak diz dürülür, saç yolunur
Kimse artık dilemez pertev-i mihr ü mâhı Hazretin himmetidir şah (u) geda dilhâhı Tutacak âlemi, ihvân-ı tarîkin âhı Olacak merkadi, uşşâk ziyâretgâhı
Belki sarmazdı sarık, belki de giymezdi çedik Açtı heyhât gönüllerde ufûliyle gedik Böyle(ce) koy kabrini, ister koşup ister taş dik İftihâr etmelidir zât-i azîziyle Lâdik
Nâgihân bastı bâd-ı hazân gülistânımızı Kay(ı)bettik şu beyabânda nigehbânımızı Bize hak yol bu diyen, rehber-i irfânımızı Bedelen alsa saâdetti, Hüdâ cânımızı
Buldu nakliyle uğur, nâşını, hâlkın omuzu Döksün İran yaş(ı), yas eylesin Afgan Oğuzu Boğdu mâtemlere yârânı haziran dokuzu İnlesin mevtine göklerde hamel yerde kuzu
……’in çökmesin İslâm’a deyip gamlı sisi Oydu tayyarede derhâl geberten …….’i İki mel’ûn daha öldürdü ki …….. birisi …….. kâfiridir diğeri ifrit irisi
Mürşid-i Es’ad-ı dergâh-ı kelâmî giryan Âb-ı rûy-ı urefâ hazreti Samî giryân Hep mürîdân u muhibbân-ı kirâmî giryân Nakşibendî ve Rufâî ve Melâmî giryân
Zevk-i tevhîd bedîdâr idi zâtında bize Vererek ders-i fütüvvet harekâtında bize Nazar atmış, el uzatmıştı hayâtında bize Erişir himmeti elbette memâtında bize
Az gelir âleme bir böyle vücûd-ı eşref Onu kılmıştı Hüdâ, zümre-i aktâba halef Darbe-i kahrına gör ki ecelin oldu hedef Verecektir ünü tarihe ebedi(yyen) şeref
Tarihî Rubâî
Firdevs’e bugün oldu revân Ahmed Ağa Ünvânca Lâdik köylü Çoban Ahmed Ağa Tarihini feryâd ederek yazdı Kemâl Göçtü ulu sultân-ı zamân Ahmed Ağa
İrtihâli: 24 Rabiulahir 1389 / 9 Haziran 1969
KEMÂL EDİP KÜRKÇÜOĞLU
Ladikli Hacı Ahmed Ağa Hazretleri (YUKARI) (Kaddesallahu Sırrahül Aziz)
Konya'nın bereketli toprağında yetişen Veliler sarayının sultanından. Ümmi velakin; manevi ilim, irfan, marifet ehli. Aşk ve muhabbet deryasında kaynayan, takva vera sahibi, eşsiz kerametlerin kahraman, ulu erlerden, Allah'ın dostlarından biri idi. Konya'nın Sarayönü kazasına bağlı, şirin Ladik kasabasında doğmuş. Tertemiz burada büyümüş, yetişmiştir. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Emine olup 1304 tevellüdü ile dünyaya teşrif etmiştir. 1389 Seferberliğinde iki ağabeyi ile birlikte cepheye gitti. Babası üç evladını da; "Ölmek var, dönmek yok. Bana gazi ya da şehit babası olmayı bana çok görmeyiniz. Biz sizleri bu günler için büyüttük. Vatan, Millet, Din, İman, Kur'an ve İslam sizlerden bugün, yolunda kanlar ve canlar feda etmeyi beklemektedir. Hakkın rızası, Peygamber Efendimizin hoşnıutluğu için bu uğurda erlik zamanıdır. Yolunuz açık, bileğiniz kavi olsım.." Düaları ve tenbihleriyle onların alınlarından öperek yolcu etmiştir. İlk korkunç mücadelede; Pınar, Losfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebelerine katılarak kahramanca çarpıştılar. Daha sonra; Makedonya'da, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da çeşitli cephelere katılan Ahmed Ağa, cepheden cepheye koşan Mehmetçiklerin arasında idi. Aç, susuz ve cephanesiz kaldıkları halde ümitsizliğe düşmeden iman ve inançlarının verdiği sebat edip çalıştılar. Balkan harbinde bulunmuşlar. Ağabeylerinden biri Çanakkale'de, diğeri de Kırkgaziler'de şehit olmuşlardır. Ahmet Ağa'mız da ikinci defa burada yaralılar arasındadır. Savaşlar dizesinde; Hicaz cephesi bölgesinde, azgın İslam düşmanlarına karşı savunma görevi için kavurucu Arabistan çöllerinde savaşan Mehmetçiklerden biri de Ahmet Ağa'dır. Kanal harekatında yaralanışı göğsüne şeref madalyası oldu. Hacı Ahmed Ağa bir ziyaretimde o günleri şöyle anlatmıştı: "-Şimdiki yahudilerin yerleştiği Gazze şehri civarında, İngilizlerle harp ederken mensup olduğum birlik İngilizler'ce pusuya düşürülmüş, birliğin tamamı makinalı tüfeklerle taranıp bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da yaralanmıştı. Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlar da peş peşe vurularak üzerime düşerek şehid oldular. Bunların arasında sıcaktan kavrulan kumların üzerinde, son derece susuzluktan yanıyor, bir taraftan da yaralarım sızlıyordu. Artık Mevla'ma yönelmiş, O'na kavuşma anımı bekliyordum. Bulunduğumuz mevki; Esas birliğimize üç günlük yol, bu arada hiçbir canlı yok. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı. Tam bu sıralarda; Nihayetsiz kerem sahibinin Kudret ve Vefa eli bize erişti..."Hacı Ahmed Ağa, bu hali şöyle tasvir eder;
Tam çaresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde susuzluktan kavrulan bedenim al kanlar içinde mecalsiz, yaralarım sızlarken, Güneş’in vurduğu yerden bir beyaz atlı belirdi, bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında, ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım. Atlı bize yaklaştı ve bana..: -Esselamüaleyküm..! Ahmet ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım..! Diyerek ismimi söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım.. -Kalkmaya mecalim yok.. dedim. Attan inip yanıma geldi, beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum. -Sana su vereyim mi? Deyip, su dolu bir matara verdi. Susuzluktan yanan bağrıma, o Vefa elinin verdiği; hayat ve aşk bahşeden şifa suyunu içtim... kana kana..! Mubarek Zat; Ellerini sızlayan yaralar üzerinde gezdirirken, sızılarım duruyor taze hayat buluyordum. İşte o su, beni başka bir aleme götürdü. Bana ne oldu ise; Rahman’ın Vefa elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.! Sonra beni kaldırıp atının terkisine aldı. En yakın, üç günlük yoldaki genel karargaha götürdü. Bu yolu nasıl, ne zaman geldiğimizi bilemedim. Karargahın yakınına atının terkisinden beni indirdi. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman beni getiren bu Zat’a..: -Efendim sizi bir daha görecek miyim? Dedim. Mubarek Zat bana..: -Ahmet Ağa; Eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman seninle beraberiz. Yok öyle yaşamazsan, bu son görüşmemiz... dedi ve ilave etti..: -Askerler gelip seni alınca sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subaya götürün, dersin. Hadiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selamımı söyle..! dedi ve kayboldu. Askerler bir sedyeyle gelip beni aldılar. Beni götürürlerken parola soruyorlardı; fakat ben cevap veremiyordum. Birliğimi söyledim bana inanmadılar..: -O birlik vurulup yok edilmiş. Hem sen kurtulduysan, senin söylediğin birlik buraya 3 günlük yol. Nasıl geldin? Sen yalan söylüyorsun! Dediler. Ben de : -Siz beni nöbetçi subayına götürün.. dedim. Askerler beni nöbetçi subayına götürdüler. Nöbetçi subayı, ehli hal, aşık bir kimseymiş. Ben nöbetçi subayına; Birliğimizin başına gelenleri, yaralanıp düştüğümü, beni kurtaran Adam’ın gelişini ve durumunu anlatırken subay heyecanlanıyordu, kendisine...: -Beni kurtaran kimsenin size selamı var..! deyince.. Subay hemen altındaki sandalyeyi bana verdi, bana hürmet etmeye başladı ve ..: -Nasıl oldu, bir daha anlat..! Diyerek üç kere tekrar ettirdi. Her tekrar edişinde heyecanı daha da artıyordu. Hemen beni tedaviye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmış, bana inanmayanlara: -Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde böyle bir koku duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor... dedi. Ben hastanede bulunduğum müddet içerisinde, Hocam bir iki defa ve bana : -Ahmed, terhis olup memleketine gittiğinde, ben yine gelip seni bulacağım, merak etme!.. dedi, gitti. Elhamdulillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiller, artık memleketim olan Ladik’e gelmiştim. İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada verip içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi beni günden güne benim sinemi yakmaya ve beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı. Evde duramaz oldum, derdimi de kimseye anlatamıyordum. Yine bir gün sıkıntımdan, üzüntü ve kederimden ne yaptığımı, ne yapacağımı bilmez bir halde iken, Aşk’ın galebesi ile dağlara çıkıp gittim.   |