Anasayfa

 

LÂDİKLİ HACI AHMED AĞA'NIN HAYATI

 

Bismillâhirrahmanirahim

 

Hamd, âlemlerin RABBİ, merhametli olan, merhamet eden ve DİN GÜNÜ’nün sahibi olan ALLÂH’a mahsustur.

Salât ü Selâm, O’nun mükerrem rahmet Peygamberine ve O mübarek zât-ı akdesin âline ve de insanlığın şeref mümessilleri güzide Ashabına olsun... 

 

 

 NOT: Aşağıda iki farklı kitabın anlatımı bulunmaktadır.
                    
Lütfen alttaki linklere tıklayınız.

 >>>>>>Lâdikli Âşık Ahmet Hüdâî (Ahmet ELMA, Erhan KAYA)
 >>>>>>
Üveysî Veli Lâdikli Hacı Ahmed Ağa (Osman KARABULUT)

 

 

 

 

 

DOĞUMU ve AİLESİ  (YUKARI)

 

1304 (1888) yılında Konya Vilayetinin Sarayönü Kazasına bağlı, Lâdik (Halıcı) Kasabasında dünyaya gelir. Babasının adı Mehmet, annesinin adı Emine'dir. Yusuflar Sülâlesindendir. Üç erkek bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı muhitinde ÇOBAN AHMET olarak tanınmıştır. Sonradan Elma soyadını almıştır.

Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verilmiştir:

Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım

Melekler ederler gökte feryadım

Mevla’mın aşkından almışım tadım

Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî

Hatice Hanımla evlenmiştir. İkisi oğlan dördü kız olmak üzere altı tane çocuğu vardır. Hâlâ hayatta olan çocuk ve torunları vardır.

 

 

OKUR-YAZARLIĞI

 

Hikmeti ilahi ÜMMÎDİR (Okuma yazması yoktur). Bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:

Bir Üstaddan okumadım, yol nedir erkân nedir.

İım-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir.

Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.

Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.

İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okuturdu. Cevabî mektuplarını da yine onlara yazdırırdı

Dinî kültürü hakkında “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.

 

 

ASKERLİĞİ

 

26 sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisidir. Kanal harekâtında İngilizlere karşı arkadaşları ile birlikte harp ederken, sağ om­zundan hilal şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düştüklerini ya­ralı bir vaziyette seyreder. Sonra oraları düşman istila eder. Düşman askerleri yaralı askerlerimizi ‘ölmeyen kalmasın’ diyerek süngülerler. Bu esnada başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar hiç diri asker kalmadı diyerek uzaklaşıp giderler.

Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette birkaç gün kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak yalvarır: “Allâhım! Beni düşman eline bırakma.” Cenabı Hakkın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Dedeme matarasından bir bardak aşk şerbeti içirir. Ancak yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar:

Ne garip garip bakaň Tih ile Tûr’a

Ömründe kuş bile uçmadı bura

Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara

Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî

 

Aşk elinden içtim aşkın dolusun

Yalvar Ahmet sen Rabbıyın kulusun

Hak yolunda arzuhâlin bulunsun

Ya Muhammed sen hidayet gülüsün

 “Gel seni Hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin ka­pısına getirir. Hızır Aleyhisselâm "Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecektir" deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedeki­ler yaralı asker gelmiş diyerek içeri alırlar. Biraz sonra hasta­nenin içerisi türüm türüm kokmaya başlar. Bu nasıl askermiş diyen, elbiseleri­ni, potinlerini kokluyorlar. Hastanede tedavi olduktan sonra tekrar cepheye koşuyor:

Askerlik hatıralarını anlatırken şöyle demişti: Cephenin biri­sinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek "Ahmet.. İkimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim. Sen kaç kurtul cepheye git." dedi. Ben de ona “senin yapacağın işi ben yapayım.” dedim. Arkadaşım ‘Yâ Allâh bismillah’ deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtik­ten sonra arkadaşımla buluştuk. Allâh'a şükürler olsun ikimiz de esir­likten sağ salim kurtulduk.

Seferberlikte değil insanlar, hayvanlar bile açtı. Kazanın içerisinde koskoca bir kemik kaynar. Havada uçan kuşlar yemeğe hücum etme­sinler diye kazanın başında eli sopalı muhafızlar bulunurdu. Önümüze getirip koydukları zaman, iki kaşık şıkırtısından sonra hemen tüke­nirdi. Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun. Süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi o­lurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atarlardı.

Yaşasın komutanlar hazırız emrinize

Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze

Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize

Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize

“Sen madalya almadın mı?” diye soranlara: “Savaştan sonra madalya da­ğıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağladığına dayanamadım. Çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir se­vindi ki görecektiniz...” “Sen neden Gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar.” denilince: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim.” demiştir

Cenabı Hakkın, kullarına rahmet ve merhametinin bir eseri olarak gönderilen, Mevlâ’mın bir askeri idi. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almıştı..

26 yıllık askerlik hatıralarını anlata anlata bitiremezdi. Seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, kahraman Mehmetçiğin kahramanlıklarını gelecek nesillere aktaran canlı bir şahitti.

 

 

ASKERLİK SONRASI

 

Vatanın kurtuluşundan sonra askerden bir gazi olarak memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar burada örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır. Hayvancılık ve tarımla geçimini sağlamıştır.

Zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, onları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese duâ etmiş, sohbetinde katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.

HOCASI HIZIR (A.S.)

Onu her yönüyle tanıyan bilen 40 sene arkadaşlık yaptığı hocası Hızır Aleyhisselâmdır. “Hocamı yedi adım geriden takip ederim. Hocam yüzüme baktığı zaman, yüzümün rengi solar. Hocam bana derdi ki: ‘Hüdâî! Ben çok evliya ile arkadaşlık yaptım. Sendeki hâli görmedim.” Bazen, “bende bir şey yok. Çobanın birisiyim” der. Bazen de âdeta coşarak “Oğlum benim hocam ilim deryasıdır. Ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım. Fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz.” derdi:

      Söyleyen var söyleten var

İlm-i Hikmet öğreten var

Ol kapında bekleyen var

Affımı isterim Allâhım.

         Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelir. Heyecanlanır. Hocası “Mevlâna, sana bir abdest almasını öğretemedik” der. Dedem de “Ne yapalım efendim. Bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; KALB-İ SELİM arıyorlar... der.

 

ŞİİRLERİ

 

Dedemin kerametini arayanlar, onun en büyük kerametinin aşkla söylediği beyitleri olduğunu anlarlardı. Yaşadığı her manevî olay için ayrı bir şiir söylemiştir. Onun maneviyatta nasıl bir vazife gördüğünü, nelerle karşılaştığını, nelere vakıf olduğunu çoğu zaman beyitlerinden anlayabiliriz. Şiirlerinde genel olarak noksanlık yoktur; şayet bir eksiklik veya bir yanlışlık varsa, bu durum dinleyen, nakleden, yazan insanlardan kaynaklanmıştır, diyebiliriz. Kendisi beyitlerini okurken istediği zaman, istediği yerleri değiştirirdi. Fakat hiçbir zaman ölçüleri bozulmazdı.

Gelen misafirler “Hacı Baba, biraz da beyitlerinden söyle de dinleyelim” derlerdi. Dedem de beyitlerini aşkla okumaya başladığı zaman misafirler büyük bir huzur içinde, hem söylenen güzel beyitleri dinler hem de bir taraftan ceplerinden mendillerini çıkararak gözyaşlarını silerlerdi. İçten, derinden, aşkla söylediği beyitler, çağlayan çeşme gibi akar, bitmez;  ardı arkası kesilmezdi. “Yoruldum biraz dinleneyim” derdi.

 

 

SON GÜNLERİ VE VEFATI

 

Son zamanlarında hasta yatarken "Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?" diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrula­rak "ALLÂH var oğlum. Allâh var, keder yok!" demiştir. Evlatlarından birisi eline varıp, "Baba hakkını helal et" dediği zaman "Oğlum bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olaca­ğım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur" der.

Ve tarihler 8 Haziran 1969 Perşembeyi gösterirken rahmet-i Rahman’a kavuşur.

Vefatından bir kaç ay sonra. “Haydi, odaya gel e­manetleri ver.” diye bir ses duyar. Odaya geldiği zaman odanın kapısı kilitli olduğu hâlde iki kişi içeride namaz kılmaktadır. Hemen o da na­maz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vazi­yettedir. Açık olan konuşur. “Sen otur dayanamazsın.” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi. Birisi mühür, öbürü de şeceredir. “Beraber kabrine kadar gidelim. Babanın kabrini birlikte ziyaret edelim.” derler. Yolda giderler­ken bir şahıs bunları görür. “Bu adam fazla yaşamaz” derler. Kapalı ve bürgülü olan kabristanın biraz dışında namaz kılar. Namaz kıldığı yerde o sene otlar kurumaz. Kabirden ayrılıp ağaçlık bir yerden geçer­lerken içlerinden bir tanesi ‘ALLÂH!’ deyince ağaçlar secdeye kapanır gibi olur. Babam oraya düşer bayılır. Onlar da giderler, gözden kaybolurlar.

 Kabri, Lâdik Kasabası mezarlığındadır.

 

 

GÜZEL AHLÂKI

 

Allâh ve Rasülünün âşığı, Hak aşığı, Hak dostu ..

O hayatı ile Allâh’a ve Rasülüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlar; onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allâh’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermek. O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor.

O, hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine “ Oğlum! Ben Allâh’ı ve Rasülünü seviyorum, sen de onları sev” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

Kimseler bilmez benim işimi

Bu aşkın yoluna koydum başımı

Dikmesinler benim mezar taşımı

Gecelerde doğdu nur-u Muhammed

Ziyaretçilerinden birisi. "Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak­kında kötü sözler sarf ediyorlar." deyince, "Benim Allâh ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar. Benim Allâh ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar" diyerek şu beytini okumuştu:

Kimi atlı kimi yayan

Her ameller olur ayan

İçmişim aşkın şarabın

İsterse desinler yalan

Güzel ahlâk sahibi, çok merhametli bir insandı. Kollarını açıp ümmeti Muhammedi kucakladı, sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece ve gündüz herkese açıktı. Küçük ve büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese duâ etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hak’la beraber olan bir Hak eriydi.

Az uyuyan, çok ibadet eden ve az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.

Manevî ilme sahip olduğu için, âlim bir insanla sohbet ederken o da âlim olurdu. Dünya sanki avucunun içinde gibiydi. Unutkanlığı yoktu, ‘hatırlayamadım’ demezdi.

Misafir odası her gün, bilhassa hafta sonları dolar taşardı. Gelen ziyaretçiler, elini öper, yaptığı sohbetlerinden ve en çok da okuduğu şiirlerden manevi haz alırlardı. Gelen misafirin durumuna göre kendini ayarlar, kimseyi incitmemek için azami gayret gösterirdi. Kendisini ziyaret edecek olan değerli zatlar için hazırlık yapardı. Sorulara anında cevap verirdi. Şayet bilemediği veya istişare etmesi gereken bir soru olursa “bana az müsaade edin” deyip odadan ayrılır, ya bağın köşesine kadar gider yahut bahçenin ortasına kadar düşünerek yürür; döndüğü zaman “durum bundan bundan ibaret” diyerek cevabını verirdi.

Bazen de kendini gizlemek için “ben bir şey bilmiyorum, çobanın birisiyim” derdi. Hakikate bakarsan, Allâh’ın ilmi karşısında kulunun bildikleri ne olabilirdi ki. Tevazu sahibi olduğundan kendini büyük göstermemek için olayların bir ucunu, deyim yerinde ise küllerdi. İnsanları kendisine değil Rabbine yönlendirdi.

Nemelâzımcılığı yoktu. Dünya Müslümanlarının derdi onun derdiydi. Mısır’daki İslâm âlimlerinin asılmasından dolayı o kadar müteessir olmuştu ki iki gün hasta yatmıştı

Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak -sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi- düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkât ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Bizlere ve gelen giden misafirlerine bir çok tavsiyelerde bulunmuştur.

İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin; kimsenin eline bakmayın. Bu din Allâh’ın dinidir. Allâh ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allâh sonumuzu hayra getirsin, Allâh hakkımızda hayırlısını versin” derdi.

Yine sohbetlerinde, dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duâsını da alarak ayrılıp giderlerdi. “Allâhım! Sev bizi, sevdir bizi; dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi. Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka “Allâh hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.

Her türlü eza ve cefaya katlandı. Bir taraftan dünya meşgalesi, öbür taraftan halkın eziyeti… Hepsinden zor olanı ise aşk ateşinin onu yakmasıydı.

 

 

Ben âşığım, maşukumu ararım

Ne mekânım vardır ne de kararım

Dünya benim olsa bir tat alamam

Tecelli eyleyen nuru ararım

Dünya ve ahiret çalışma ile kazanılır. Herkesin mutlaka çalışması ve mücadele etmesi gerektiğini söyler:

Okudun mu İlm-i dünni  bu esrarı bilmeye

Göz hicabın kaldırdın mı, hak yolunu görmeye

Âciz mi yaratan Hüdâ’m, kula nusrat vermeye

Din hakkında sen de çalış, gül bağına girmeye

Kendini âciz, günahkâr ve âsî bir kul olarak görür:

               Bu zalim nefsimi öldüremedim

Yetmiş bin hicabı kaldıramadım

Hakikat deryası çağlayıp akar

Ben bir katresini dolduramadım

Bütün bunlara rağmen manevî birçok nimetlere vâsıl ve bir çok ilimlere vâkıf olduğunu da bildirir:

 

           Girmişim Hakkın bağına, koparmaya gül de var

Lâleler çiçekler açmış, içinde sümbül de var

Dinle kuşlar avazını içinde bülbül de var

Gördüm huriler safını, saçlarında sim de var

Yine ahvali bilinmeyen, sırlarla dolu bir Hakk dostudur. Kendisini ancak Hakk ilmine sahip olanların bilip anlayabileceğini şu mısralarında dile getirmiştir:

Hakikat bahrine daldım, el-aman nefsin elinden

Hak hakikati bilenler, anlarlar Hakkın ilminden

Bülbül bile güle âşık, alır reyhanın gülünden

Ben bir cemâle âşığım, kimse bilmez ahvalimden

Cenabı Hakka şöyle duâ eder:

Âlemlerden fazla, isyanım benim

Âsiye değil mi ihsanın senin

Gelmişim kapına gitmezem gayri

Affımı isterim maksudum benim

Onlar ölmez, esas ölü olan bizleriz. Maneviyat âlemi, bizlerin bilemeyeceği bir âlem… Her şeye rağmen Allâh’ı, Rasülünü ve Rasülünün izinde gidenleri; onlara dost olanları, onları çok sevenleri bizler de seviyoruz.

Sözümün nihayeti yoktur.

Benim de isyanım çoktur.

Gitme Hakk’ın kapısından

Başkasından fayda yoktur.

 

Selâm ve duâ ile…

Ahmet ELMA

Emekli İl Müftülük Murakıbı

LÂDİKLİ AHMET AĞA İLE İLGİLİ YAZI VE ŞİİRLER

 

            Bu bölümde Ahmet Ağa hakkında yazılmış yazı ve şiirler bulunmaktadır. Elbette böyle değerli bir insan için şimdiye kadar onunla ilgili birçok yazı ve şiir imlâ edilmiştir. Hattâ şimdiye kadar sadece kitap olarak bu kitapla beraber beş tane eser vardır.

Öyle dergi ve gazetelerde çıkan yazılar ise bir kitap doldurabilecek niteliktedir. Ve yine bu yazıların çoğu ufak tefek farklılıklarla beraber aynı bilgileri içermektedir. Bu yüzden biz, bu yazı ve şiirlerin içerisinden birkaç tane alarak buraya koymayı uygun gördük. Diğer yazı ve şiirler derneğimizin internet adresinde yayınlanacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir ehl-i hakikat daha ebedî âleme göçtü.

Lâdikli Ahmet Ağa vefat etti

 

Müslüman Türk'ün son ve büyük mümessillerinden biri o­larak tanıdım O'nu... Dünyada, esir olmayan yegâne İslâm dev­leti olan Türkiye'nin, tek başına mümessiliydi âdeta... Her cep­hesiyle memleketi ayakta tutan temel direkleri müşahhaslaştırıyordu sanki...

1897 Türk-Yunan harbinde, devletin seferberlik ilân etme­siyle iki ağabeyi ile beraber silah altına alınan Ahmet Elma'ya; İslâmiyet’i dört kıtada sancaklaştırmış Oğuz boylarının mümtaz bir temsilcisi olan babası "Ölüm var, askerden dönmek yok! Ü­çünüz de ölür veya yaralanırsanız, bana gazi veya şehit babası şerefini verirsiniz. Sizleri bugünler için yetiştirdim. Allâh rızası için vatana, dine ve devlete hizmet etmek zamanıdır. Yolunuz açık olsun" demiş ve onları gaza meydanlarına salıvermişti.

Bu harpte Pırnar meydan muharebesini, Losfaki meydan muharebesini, Çatalca meydan muharebesini, Kestin ve Dö­meke meydan muharebelerini kazanan Türk ordusunun bir gazi eri idi artık O... Ve:

"Bastık yine kafirleri avnetti Hüda’mız;

Hûn oldu âdûnun canına tîr-i gazamız;

Te'yide nüzul eyledi gökteki ervah .

İmdada kıyam eyledi yerden şühedamız

Ahmet Ağa'nın askerliği Makedonya ihtilâlinde Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da vazife görmekle devam etti. İm­paratorluğun nankör milletlerinin bir kuduz köpek iştahası ile efendilerine saldırdıkları o şeametli, insanlığın yüz karası; ihti­yar kadın ve çocukların cami ve mescidlere doldurularak yakıl­dıkları; Balkan canavarlarının binbir vahşeti bir arada irtikâp ettikleri Balkan Harbinde de vatan vazifesine devam etti. Teçhi­zatsız, aç ve çıplakken bile süngüsüne davranan Mehmetçiğin Allâh aşkı için, Din için, vatan için, seve seve can vergisi verdi­ğine senelerce, her gün, her saat şahit oldu. Kendisi de bu harp­ten nasibini aldı ve yaralandı. Yarası kapanmadan tekrar cephe­den cepheye koştu. İşte o sırada Balkanların feci hâlini yaşadı:

 

"Söğüt dallarında hasta serçeler

Eski akın destanını heceler

Tuna ağlıyormuş bazı geceler:

Koynunda kefensiz şehitler varmış"

Ve Birinci Cihan Harbi... Ahmet Ağa, sekiz cephede dört yıl müddetle süngü salladı, fisebilillah, îlâ-yı kelimetullâh için cihada devam etti.

"Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,

Hakk'ın da dönmez yüzü, bükülmez kolu vardır"

 

Hakikati Çanakkale'de dünyaya ispat edildi. Dünyaya hükme­decek zannedilen o muazzam müttefik donanması, Türk'ün i­man dolu göğsü önünde dize geldi. Ahmet Ağa, Çanakkale'de ikinci defa yaralandı. Vatan hizmeti devam etti:

 

"Ne can endişesi, ne can ümidi,

İki cihanda bir canan ümidi:

Zehi âşık, zehi gazi-i sadık,

Bu gazidir ancak didara layık"

 

Ya Irak cephesi… Hele KIRK GAZİLER...

 

"Allâh-u Ekber, Allâh-u Ekber,

Ordumuz olsun daim muzaffer"

 

diyerek koca İngiliz alay­larını yerine çivileyen yalnız KIRK Mücahidin büyük destanı.. Ahmet Ağa'nın bir ağabeyi burada şehit oldu. Vatan vazifesi yine de devam etti. Hicaz cephesi, onda filizlenmiş olan İlahî aşk ve neşvenin beşiği oldu. Ve Kanal harekatında üçüncü defa yaralandı..

"Askere alındığının 22. senesinde, yaşı kırkı aşmış ol­duğu hâlde İmparatorluğun yıkılışı, memleketin işgali; kahpe Yunanın İzmir'e çıkışını kahrolurcasına gördü. Ve vatan vazifesi devam etti. İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da ve Büyük Ta­arruz'da o da yeşil sarıklı ve beyaz mintanlı mücahidlerin Müslüman Türkle beraber vuruştuklarını gördü. İzmir'e ilk gi­ren birliklerde o da vazifeliydi...

Kahpe düşman, vatanın harim-i ismetinde kahredildi. Va­tan kurtuldu ve Ahmet Ağa da, 26 yıl süren askerlikten terhis e­dildi.

Vatanın kurtuluşundan sonra, Ahmet Ağa'nın hayatı Kon­ya'nın Lâdik (Halıcı) kasabasında bir ismet ve fazilet timsali o­larak geçmiştir. O, 1922 yılından, vefat ettiği 8 Haziran 1969 gününe kadar, hayatının büyük kısmını köyünde, hayra delalet, insanlara hayır ve iyilik yolunda harcamış istisnasız herkese ha­yır dua etmiş, müstesna bir rehber olarak yol göstermiş bütün hayırlı işlerde öncülük yapmıştır. Kendisi bizzat, canlı bir örnek olarak etrafındakileri, kendisini sevenleri, ilme, fazilete ve güzel ahlaka davet etmiştir.

O'nun en büyük hususiyetlerinden biri de, ilâhî aşkla tutu­şan ve duygularını çok nefis mısralarda dile getiren bir Hak şairi oluşu idi. İnşaallâh yakınları ve onu sevenler, bu güzide şiirleri derleyip bir kitap hâlinde neşredeceklerdir.

Ahmed Ağa, geçen yıl bir trafik kazasında büyük oğlunu ve pek az bir zaman sonra da muhterem eşini kaybetmiş; İslâm’ın büyük bir sabır âbidesi hâlinde, kendisine başsağlığına gelenleri o teselli etmişti.

Aşkıyla tutuştuğu Cenab-ı Hakk’tan Ahmed Elma Efendi (k.s) hazretlerine rahmet; sevgilisi Hazreti Fahr-i kâinat (s.a.s)’in de şefaat-i kübralarına nâiliyet istirham ederiz.

 

                                 17 Haziran 1969

                                    Yaşar GÖKÇEK

 

 

 

 

LÂDİKLİ HACI AHMED EFENDİ

 

(Rahmetullahi Aleyh)



 

"Onlar Görüldükleri Zaman Allâh Hatırlanır”

 

 Rasülullâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimize, "Allâh'ın velileri kimlerdir?" diye sorulduğunda böyle cevap vermişlerdi.

 Siz onlara isterseniz Gülistan-ı Muhammedînin gülleri, goncaları deyin; dilerseniz onları Muhammedî semanın yıldızları olarak kabul edin; ya da âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan güneşinin pervaneleri sayın... Ne derseniz deyin, nasıl kabul ederseniz edin; onlar Allâh dostları... Onlar Allâh'ın velî kulları... Onlar gönül sultanları ve onlar kalplerin casusları...

Kur'an-ı Kerim onlar için şunları söyler:

"Bilesiniz ki Allâh'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allâh'ın sözlerinde asla değişme yoktur, işte bu, büyük kurtuluşun kendisidir".

 Ayet-i Kerîme, velîlerin, iman ve takva sahipleri olan kimseler olduğuna işaret ediyor. Demek ki her mümin velîdir. Her iman ve takva sahibi seçkin insandır ve Allâh'ın sevgili kuludur. Ancak, unutmamalıdır ki, veliler de birbirlerinden farklıdırlar ve aralarında mertebe ayrılıkları vardır.

Öz bir anlatımla velayeti iki kısma ayırabiliriz:

Velayeti âmme: Noksansız bir imandan sonra, Allâhü Teâlâ'nın emirlerine ittiba, nehiylerinden sakınmakla elde edilen, her hâlde Hak rızasının gözetildiği  mertebe.

Velayeti hâssa: Kur'an-ı Kerim ve Rasülüllâh Sallallâhü Aleyhi ve Selleme fütursuz ittiba ile birlikte, nafile ibadetlere devamla elde edilen, Allâhü Teâlâ'nın özel sevgisine mazhariyet neticesinde, O yüce Zât'ın sıfatları ile muttasıf olunmakla erişilen istisnaî mertebe. Bir başka ifade ile hadis-i kudsîde anlatılan: "...Ve kulum nafilelerle bana yaklaşa yaklaşa o hâle gelir ki ben onu  severim. Ben de, onu sevdim mi, onun işiten kulağı olurum; gören gözü olurum; tuttuğu eli olurum; yürüdüğü ayağı olurum; anlayan kalbi; söyleyen dili olurum. O kulum benden bir şey isterse muhakkak veririm; bana bir şeyden sığınırsa mutlaka korurum ..." ulvî mertebenin tecelli etmesidir.

Velayeti âmmede bütün müminler müşterek ve müsavi iseler de, velayet-i  hâssa mertebesi özel bir mertebe, hususi bir hâl, ayrı bir makamdır. Bu hâlin sahibi kulların özel hâlleri, kendileri ile Allâh arasındadır.

İşte Lâdikli Hacı Ahmed Efendi Üstadımız, bu özel mertebeye erişmiş,  seçkin insanlardan biridir.

Âşıklar Sultanı Mevlâna’mız, Cenabı Muhammed Mustafa Sallallâhü  Aleyhi ve Sellem Efendimizden bahsedebilmek için "Feleklerin genişliğinde bir ağız isterim ki, meleklerin bile gıpta ettiği O yüce Peygamberden bahsedeyim" diyerek, Cenab-ı Hakk'tan liyakat ilticasında bulunur.

 

Ben de Rabbimizden aynı duâ ile salahiyet ve güç iltica ediyorum ki, Lâdikli Hacı Ahmet Efendi Üstadımızdan bahsedeyim.

Çünkü onlar erişilmesi çok zor şahikalar, ihatası imkânsız ufuklar, anlaşılması ve anlatılması çok güç esrar hazineleridir. Eriştikleri makam, vâkıf oldukları esrar, sahip oldukları hâller onları böyle kılmıştır. Nasıl güneşe bakan gözler kamaşır da, onu hakkıyla görmekten âciz kalırsa, mânâ âleminin erlerinin hakikatine ermek de öylece insanı âciz bırakır.

Şimdi biz, sayılı satırlar, sınırlı sabiteler içerisinde bir Allâh dostundan bahsetmeye, Lâdikli Hacı Ahmet Efendi üstadımızı anlatmaya çalışacağız. Tabir yerinde olursa, bir deryayı bir damlaya sığdırmaya gayret edeceğiz. Olacak şey değil... Lâkin başka da çare yok.

 Lâdikli Hacı Ahmed Efendimiz, kendisinden bahseden kaynaklara göre  1304 (1888) yılında, Mevlâna diyarı Konya'mızın şirin kasabası Lâdik'te dünyayı teşrif etmiştir. Babası, Lâdik eşrafından Mehmed Efendi’dir.

1897 Seferberliğine iki ağabeyi ile birlikte katılan üstad, yıllarca cephelerde kalır. Balkanlarda cereyan eden harplerin hemen hepsinde, I. Cihan Harbinde, İstiklal Harbinde kahramanca, yiğitçe düşmana karşı koyar. Bir ağabeyini Kırkgaziler'de şehid verir.

Yıllarca Batı cephelerinde koşturarak üstada gazilik şerefini bahşeden kader, bu defa bir başka şeref, bir başka ikram için onu Güney-Doğuya, Orta-Doğuya sevkeder.

Meşhur Kanal Harekâtı... Ağlayan Filistin'in mahzun Gazze şehri civarı...  Üstadın da aralarında bulunduğu birlik, kahpe İngiliz’in pususuna düşer ve yiğitlerimizin hemen hemen tamamı şehid olur. Hacı Ahmed Efendimiz çok az  kalan yaralıların arasındadır. Ne kalkmaya, ne de üç günlük mesafedeki  karargâhına ulaşmaya imkânı vardır. Hattâ zayi edilen kan, dili damağı kurutan susuzluktan dolayı üzerinde yatan şehid arkadaşlarını kaldırmaya bile mecali  yoktur. Sabahın serinliğinde çölde yağan kırağıdan azıcık kendine gelir, gözü açılır. Sonrasını dostlarına hep şöyle anlatırdı:

"Valla gardaşım! Ben böyle hâlsiz, mecalsiz yattığım yerde şehadet şerbetini içmeyi beklerken, karşıdan beyaz bir atın üstünde bir zât çıkageldi. Çok  korktum doğrusu... Bana yaklaştı ve dedi ki:

—Esselâmü Aleyküm! Ahmed ne oldu, yaralandın mı? Kalk bakalım da  yanıma gel...

Doğrudan selam verip adımı söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım, bembeyaz bir atın üstünde nur gibi, güneş gibi bir zât.

—Kalkmaya mecalim yok, yaralıyım, dedim.

Attan indi yanıma geldi. Üzerimdeki şehid arkadaşlarımı birer birer  üzerimden aldı. Beni tutup kaldırdı. Susuzluktan yanıyordum.

—Ahmed, su vereyim mi? dedi ve su dolu bir matara verdi bana. O bembeyaz atın üzerinde gelip, ab-ı hayat misali suyundan Ahmed Efendi Amcamızın canına can katan o güneş misali nurani zât, HIZIR Aleyhisselâm'dır.

Üstadlar üstadı O büyük zat, Ahmed Efendi Üstadımızı yerinden kaldırır, Önce suya  kandırır, sonra mübarek elleri ile meshederek yaralarını tedavi eder. Hazreti atına alıp karargâhının yanına kadar getirir. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp nöbetçi askere işaret verir. Ayrılırken:

—Askerler sana inanmayabilirler, ‘siz beni nöbetçi subaya götürün’ de, hadiseyi ona anlat ve selâmımı söyle... Memlekete döndüğün zaman bazı değişik hâllerle karşılaşacaksın, endişelenme, beni bekle!, der ve ayrılır.

Sonra Lâdik'te geçen nurlu nice yıl... Kalıbıyla halkın arasında, halkın içinde, onlardan biri... Ama kalbiyle hep Allâh ile beraber... Bir büyük insan, bir Hak dostu, bir peygamber âşığı, bir velî...

Yıllarca kerametlerini hemen hemen bütün Konyalının gördüğü, sevdiği saydığı, elini öptüğü, duâsını ganimet bildiği bir büyük.

Yurdun dört bir yanından gelen ziyaretçilerin himmetini rica ettiği bir Allâh eri.

Manevi üstadı Hızır Aleyhisselâm ile birlikte, dünyanın dört bir yanında manevi hizmetlere katılmış, Ümmet-i Muhammed’e yardım etmiş, darda kalanların yardımına koşmuş, sıkıntıda olanların elinden tutmuş, himmet diye istimdatta bulunanların -Allâh'ın izni ile- imdadına yetişmiş...

Birçok harikulade hâlini yıllarca dostlukları olan bizzat babamdan dinlemişimdir. Kış ortasında, Endenozya’dan aldım dediği, çubuğundan yeni kopmuş üzümü dostları ile beraber yediklerini; Âdem Aleyhisselâm’ın yer yüzüne indirildiği zaman secdeye kapanarak ağladığı yerde kaynayan pınarın suyundan rica edip, Ahmed Efendimize tâ Hindistan’dan getirtip dostları ile  beraber içtiklerini, hep duymuşumdur.

—Ne olur Ahmed Ağa, bizi şefaatten unutma diye rica eden babama:

—Valla hocam! Rabbim imkân verirse dostlara bir mendil sallayacağız, buyurmuşlar.

O mendilde olsun gözünüz... Zira o mendil, sevenlerin ve icabet edenlerin Hamd Sancağı’nın altına götürür...

Duâ ricası ile... Allâh'a emanet olunuz...

                                                                    

                            Dr. Abdurrahman BÜYÜKKÖRÜKÇÜ

 

(Bu yazı Meram belediyesinin çıkardığı bir dergide ve buradan alıntı yapılarak da Nail Bülbül tarafından Merhaba gazetesinde yayınlanmıştır.)

 

 

 

 

 

 

 

 

           

 

 

MERSİYE

 

 

 

(Yazılış tarihi: 2 Rabiulahir 1389 / 17 Haziran 1969)

 

 

(Lâdikli Ahmed Sultan Aleyhirrahmetü ve’l-ğufrân Hazretleri hakkındaki mersiye-i kemâl-i pür-isyân)

 

İtdi ikmâl-i ömür, fahr-i zamân Ahmed Ağa

Şâhbâl açtı, olup Adn’e revân Ahmed Ağa

Gaybe göz, gaybe kulak, gaybe lisân Ahmed Ağa Sırr-ı Sübhân, sened-i emn ü emâ Ahmed Ağa

Ne belâ! Göçtü Lâdik köylü çoban Ahmed Ağa

 

Bâb-ı rahmette denilmez bu kadâdır,bu emir

Dâima ehlinedir âtıfet-i Rabb-i Kadîr

İktisâbı ne medi nûr edip olmuştu o pîr

Küllüküm raine enmüzec bi şibhi nezir

 

Memleket halkına Hak’tan ihsân idi o

Sâhib-i tâc-ı velâyet ulu sultân idi o

Çırpınan tenlere cân, cânlara cânân idi o

Büyük insân idi elhak büyük insân idi o

 

Gerçi ümmî idi, lâkin bu meziyetti ona

Okuyup yazması ne vâcip, ne sünnetti ona

Pîş-i üstâda diz çökmesi külfetti ona

Verilen gizlice dersi ehadiyetti ona

 

 

 

 

 

 

Evliyâ zümresinin kâfile salârı idi

Yediler meclisinin haz(i)ne-i esrârı idi

Düşse kim berzah-ı teşvîşe rehâkârı idi

Kudret-i fâtıranın mevhibe-i mîmârı idi

 

Eşi ender bulunur server-i zî-câh idi o

Çünkü hem zâhire hem bâtına âgâh idi o

Hâce-i medrese-i mârifetullâh idi o

Südde-i pâkini gördüm ulu dergâh idi o

 

Tutarak kendini ağyâre nihân yıllarca

Nice hikmetleri etmişti âyân yıllarca

Hız(ı)r’a olmuştu refîk-i cevelân yıllarca

Ona koşmuştu cihân pür-heyecân yıllarca

 

 

 

Zahirî hâle bakarsan o yatar yerde bugün

Hazretin kabri hakîkatte gönüllerde bugün

Düşmesin şudekân kaygılanıp derde bugün

Sürünün sevki Hasankaleli bir erde bugün

 

O ser-efrâz-ı melek-rû Melik-i mülk-i reşâd

Müstemendâne dürr-i lütfunu kılmıştı küşâd

Sayısız gümrehi etmişti, verip ders-i irşâd

Nice me’yûsu elemnâkde bir lahzada şâd

 

Râm-ı emriydi Paris, Londra, Bonn, Pedrograd

Elli yıldan beri halk üstüne germişti kanad

Adı olmuştu en’âmın överek andığı ad

Yeridir kalmadı artık der isek, dehirde tad

 

 

Şimdi Peygamber-i Zîşân iledir cennette

Kutba mevkice muhazî idi kurbiyette

Yoktu mânendi velîlik denilen devlette

Koptu bir velvele fevtiyle der-i izzette

 

Rûy-ı pâkinde nümâyândı cemâl-i Nebevî

Dense şâyândı eğer hâline hâl-i Nebevî

Bi-kem ü keyf ona kalmıştı kemâl-i Nebevî

 

Bir belâ fidyesidir mevti velînin derler

Böyledir cilvesi hükm-i ezelînin derler

Her velî lem’asıdır feyz-i Celînin derler

Remzidir bezm-i meallâhda “li”nin derler

 

Fecrimiz attı deyip gün dolunur ay dolunur

Öyle bir fecir ki tâ haşre kadar yâd olunur

Yok, gül olmakta da iş, esti mi bir yel solunur

Karalar bağlayarak diz dürülür, saç yolunur

 

Kimse artık dilemez pertev-i mihr ü mâhı

Hazretin himmetidir şah (u) geda dilhâhı

Tutacak âlemi, ihvân-ı tarîkin âhı

Olacak merkadi, uşşâk ziyâretgâhı

 

Belki sarmazdı sarık, belki de giymezdi çedik

Açtı heyhât gönüllerde ufûliyle gedik

Böyle(ce) koy kabrini, ister koşup ister taş dik

İftihâr etmelidir zât-i azîziyle Lâdik

 

 

 

Nâgihân bastı bâd-ı hazân gülistânımızı

Kay(ı)bettik şu beyabânda nigehbânımızı

Bize hak yol bu diyen, rehber-i irfânımızı

Bedelen alsa saâdetti, Hüdâ cânımızı

 

Buldu nakliyle uğur, nâşını, hâlkın omuzu

Döksün İran yaş(ı), yas eylesin Afgan Oğuzu

Boğdu mâtemlere yârânı haziran dokuzu

İnlesin mevtine göklerde hamel yerde kuzu

 

……’in çökmesin İslâm’a deyip gamlı sisi

Oydu tayyarede derhâl geberten …….’i

İki mel’ûn daha öldürdü ki …….. birisi

……..  kâfiridir diğeri ifrit irisi

 

 

 

 

 

Mürşid-i Es’ad-ı dergâh-ı kelâmî giryan

Âb-ı rûy-ı urefâ hazreti Samî giryân

Hep mürîdân u muhibbân-ı kirâmî giryân

Nakşibendî ve Rufâî ve Melâmî giryân

 

Zevk-i tevhîd bedîdâr idi zâtında bize

Vererek ders-i fütüvvet harekâtında bize

Nazar atmış, el uzatmıştı hayâtında bize

Erişir himmeti elbette memâtında bize

 

Az gelir âleme bir böyle vücûd-ı eşref

Onu kılmıştı Hüdâ, zümre-i aktâba halef

Darbe-i kahrına gör ki ecelin oldu hedef

Verecektir ünü tarihe ebedi(yyen) şeref

 

 

 

 

 

                  Tarihî Rubâî

 

Firdevs’e bugün oldu revân Ahmed Ağa

Ünvânca Lâdik köylü Çoban Ahmed Ağa

Tarihini feryâd ederek yazdı Kemâl

Göçtü ulu sultân-ı zamân Ahmed Ağa

 

İrtihâli: 24 Rabiulahir 1389 / 9 Haziran 1969

 

                  KEMÂL EDİP KÜRKÇÜOĞLU

 

 YUKARI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ladikli Hacı Ahmed Ağa Hazretleri  (YUKARI)

(Kaddesallahu Sırrahül Aziz)

           

          

Konya'nın bereketli toprağında yetişen Veliler sarayının sultanından. Ümmi velakin; manevi ilim, irfan, marifet ehli. Aşk ve muhabbet deryasında kaynayan, takva vera sahibi, eşsiz kerametlerin kahraman, ulu erlerden, Allah'ın dostlarından biri idi.

       Konya'nın Sarayönü kazasına bağlı, şirin Ladik kasabasında doğmuş. Tertemiz burada büyümüş, yetişmiştir. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Emine olup 1304 tevellüdü ile dünyaya teşrif etmiştir.

       1389 Seferberliğinde iki ağabeyi ile birlikte cepheye gitti. Babası üç evladını da;

       "Ölmek var, dönmek yok. Bana gazi ya da şehit babası olmayı bana çok görmeyiniz. Biz sizleri bu günler için büyüttük. Vatan, Millet, Din, İman, Kur'an ve İslam sizlerden bugün, yolunda kanlar ve canlar feda etmeyi beklemektedir. Hakkın rızası, Peygamber Efendimizin hoşnıutluğu için bu uğurda erlik zamanıdır. Yolunuz açık, bileğiniz kavi olsım.." Düaları ve tenbihleriyle onların alınlarından öperek yolcu etmiştir.

       İlk korkunç mücadelede; Pınar, Losfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebelerine katılarak kahramanca çarpıştılar.

       Daha sonra; Makedonya'da, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan'da çeşitli cephelere katılan Ahmed Ağa, cepheden cepheye koşan Mehmetçiklerin arasında idi. Aç, susuz ve cephanesiz kaldıkları halde ümitsizliğe düşmeden iman ve inançlarının verdiği sebat edip çalıştılar. Balkan harbinde bulunmuşlar. Ağabeylerinden biri Çanakkale'de, diğeri de Kırkgaziler'de şehit olmuşlardır. Ahmet Ağa'mız da ikinci defa burada yaralılar arasındadır.

       Savaşlar dizesinde; Hicaz cephesi bölgesinde, azgın İslam düşmanlarına karşı savunma görevi için kavurucu Arabistan çöllerinde savaşan Mehmetçiklerden biri de Ahmet Ağa'dır. Kanal harekatında yaralanışı göğsüne şeref madalyası oldu.

       Hacı Ahmed Ağa bir ziyaretimde o günleri şöyle anlatmıştı:

       "-Şimdiki yahudilerin yerleştiği Gazze şehri civarında, İngilizlerle harp ederken mensup olduğum birlik İngilizler'ce pusuya düşürülmüş, birliğin tamamı makinalı tüfeklerle taranıp bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da yaralanmıştı.

       Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlar da peş peşe vurularak üzerime düşerek şehid oldular. Bunların arasında sıcaktan kavrulan kumların üzerinde, son derece susuzluktan yanıyor, bir taraftan da yaralarım sızlıyordu. Artık Mevla'ma yönelmiş, O'na kavuşma anımı bekliyordum.

       Bulunduğumuz mevki; Esas birliğimize üç günlük yol, bu arada hiçbir canlı yok. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı.

       Tam bu sıralarda; Nihayetsiz kerem sahibinin Kudret ve Vefa eli bize erişti..."Hacı Ahmed Ağa, bu hali şöyle tasvir eder;

 

      

 

 

 

 

 

 

 

 

NELERDEN KURTARIR MEVLA İNSANI

 

Susuz püryan giderken çöle

Düşmüşüm kalmışım hayırlı ele

Kalbim Mevla ile olursa bile

Nice ol çöllerde kalmaz Hüdai

 

Düşmüşüm çöllere pek yakın Tur'a

Ciğer püryan oldu sızlıyor yara

Ol Mevla'mın nuru düşmüştür bura

Mevlası darda koyar mı Hüdai

 

Hüda'dan başka çölde kimse yoktur

Ol Mevlam olursa derdime Doktur

Hakikatten başka kapı yoktur

Hakk'tan ayrılır mı asla Hüdai

 

Kapında bekleyen ol aciz benim

Kullara çok lüt-fü ihsanın senin

Hakikattan gelir ilhamım benim

Mevla'dan ayrılmaz asla Hüdai

 

Kanalı geçmeye kurdular düzen

Orada duymuşum semada ezan

Ol beni kurtaran dünyada gezen

Mevla'dan ayrılmaz asla Hüdai

 

Bir nazar eyledim Tığ ile Tür'a

Ömründe kuş dahi uçmamış bura

Hakka yaklaştırdı seni bu yara

Yansa da Hakk'tan ayrılmaz asla Hüdai

 

Kumları boyanmış Şehidler kanı

Veren alır ımış bu tatlı canı

Nelerden kurtarır Mevla insanı

Nice ol çöllerde kalmaz Hüdai

 

Kimse bilmez bu Ahmed'in Aşkını

Verseler istemem bu cihan köşkünü

Maşuk'u ararım burdan geçti mi

Mevlasına yakın oldu Hüdai

 

 

      

 

 

 

       Tam çaresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde susuzluktan kavrulan bedenim al kanlar içinde mecalsiz, yaralarım sızlarken, Güneş’in vurduğu yerden bir beyaz atlı belirdi, bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında, ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım.

       Atlı bize yaklaştı ve bana..:

       -Esselamüaleyküm..! Ahmet ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım..!

       Diyerek ismimi söyleyince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım..

       -Kalkmaya mecalim yok.. dedim.

       Attan inip yanıma geldi, beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum.

       -Sana su vereyim mi? Deyip, su dolu bir matara verdi.

       Susuzluktan yanan bağrıma, o Vefa elinin verdiği; hayat ve aşk bahşeden şifa suyunu içtim... kana kana..!

       Mubarek Zat; Ellerini sızlayan yaralar üzerinde gezdirirken, sızılarım duruyor taze hayat buluyordum. İşte o su, beni başka bir aleme götürdü.

       Bana ne oldu ise; Rahman’ın Vefa elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.!

       Sonra beni kaldırıp atının terkisine aldı. En yakın, üç günlük yoldaki genel karargaha götürdü. Bu yolu nasıl, ne zaman geldiğimizi bilemedim. Karargahın yakınına atının terkisinden beni indirdi. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman beni getiren  bu Zat’a..:

       -Efendim sizi bir daha görecek miyim? Dedim.

       Mubarek Zat bana..:

       -Ahmet Ağa; Eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman seninle beraberiz. Yok öyle yaşamazsan, bu son görüşmemiz... dedi ve ilave etti..:

       -Askerler gelip seni alınca sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subaya götürün, dersin.

       Hadiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selamımı söyle..! dedi ve kayboldu.

       Askerler bir sedyeyle gelip beni aldılar. Beni götürürlerken parola soruyorlardı; fakat ben cevap veremiyordum. Birliğimi söyledim bana inanmadılar..:

       -O birlik vurulup yok edilmiş. Hem sen kurtulduysan, senin söylediğin birlik buraya 3 günlük yol. Nasıl geldin? Sen yalan söylüyorsun! Dediler.

       Ben de :

       -Siz beni nöbetçi subayına götürün.. dedim. Askerler beni nöbetçi subayına götürdüler.

       Nöbetçi subayı, ehli hal, aşık bir kimseymiş. Ben nöbetçi subayına; Birliğimizin başına gelenleri, yaralanıp düştüğümü, beni kurtaran Adam’ın gelişini ve durumunu anlatırken subay heyecanlanıyordu, kendisine...:

       -Beni kurtaran kimsenin size selamı var..! deyince..

       Subay hemen altındaki sandalyeyi bana verdi, bana hürmet etmeye başladı ve ..:

       -Nasıl oldu, bir daha anlat..!

       Diyerek üç kere tekrar ettirdi. Her tekrar edişinde heyecanı daha da artıyordu. Hemen beni tedaviye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmış, bana inanmayanlara:

       -Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde böyle bir koku duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor... dedi.

       Ben hastanede bulunduğum müddet içerisinde, Hocam bir iki defa ve bana :

       -Ahmed, terhis olup memleketine gittiğinde, ben yine gelip seni bulacağım, merak etme!.. dedi, gitti.

       Elhamdulillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiller, artık memleketim olan Ladik’e gelmiştim.

       İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada verip içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi beni günden güne benim sinemi yakmaya ve beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı. Evde duramaz oldum, derdimi de kimseye anlatamıyordum.

       Yine bir gün sıkıntımdan, üzüntü ve kederimden ne yaptığımı, ne yapacağımı bilmez bir halde iken, Aşk’ın galebesi ile dağlara çıkıp gittim.