Anasayfa

a LUGÂT

ladikli ahmed hüdai , ladikli ahmet hüdai , ladikli ahmet ağa , ladikli ahmed ağa , hızır , Allah aşığı , Hak aşığı , ladikli ahmet ağa yardımlaşma ve dayanışma derneği , ladikli ahmet ağa dayanışma ve yardımlaşma derneği ,  osman karabulut , erhan kaya , mevlana , ladik , ahmet , hüdai , konya , konyalı , Muhammed , Allah , mevlana ve atatürk , mesnevi , divanı kebir , ahmed ağa ve mevlana

Lütfen Yazıları Doğru Okumak için Sayfayı İnternet Explorerda Görüntüleyiniz

NOT: Bu bölümde, Hacı Ahmed Ağa'nın Beyitlerinde geçen günümüz Türkçesiyle               anlamadığımız kelimelerin anlamı yer almaktadır.

-A-

-B-

-C,Ç-

-D-

-E-

-F-

-G,Ğ-

-H-

-I,İ-

-K-

-L-

-M-

-N-

-P,R-

-S,Ş-

-T-

-U,Ü-

-V-

-Y-

-Z-

 

 

 

 

-A-   (Yukarı)

 

Âb-ı Kevser: Hesap gününde Peygamber Efendimize bahşedilmiş çok hoş ve lezzetli bir içecek. Kevser şarabı.

âb-ı zemzem: Zemzem suyu.

âbid: Kul

Âdetullâh: Allâh’ın kâinattaki kurduğu düzen. Allâh’ın âdeti, sünnetullah.

ağı: Zehir

âh u zâr: Ağlayıp inleme

ahd ü misak: Ahit ve misak aynı anlamda olup söz vermek veya verilen söz demektir.

âhir: Son

ahit:bkz. ahd

ahkâm: Hükümler

ahvâl: Hâller

Âl ü Ashab: Peygamber Efendimizin (a.s) ailesi ve arkadaşları.

alem: Bayrak

âlem: Kâinat, bütün canlı ve cansızlar.

Âlem-i Ervah: Ruhlar âlemi. Varlıkların dünyaya gelmeden önce sadece ruh olarak bulundukları âlem.

âli: Yüce

Âl-i İmran: İmran ailesi anlamında Kur’an’da bulunan 3. sûrenin adı. İmran, Hz. Meryem’in babasıdır.

âmâl: Ameller, yapılan işler

arı: Temiz, saf

Arş-ı Âlâ: Allâh’ın kudret ve azametinin göründüğü dokuzuncu kat gök, göğün en yüksek katı, en yüksek yer.

arşın: Eskiden kullanılan takriben 68–76 cm civarında bir ölçü birimi. Normal bir adım ölçüsü.

arz u semavat: Yer ve gökler.

arzuhâl: Yüksek bir makama içinde bulunulan hâli arz etmek.

âsân: Kolay

âsuman: Gökyüzü, felek, sema

âşikâr: Belli, açıkça görünen, zahir

Aşk: Allâh’ı tam bir muhabbetle sevmek, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmamı Rabbani ; “nefsin kötü arzularına, yani şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhabbet kalpte olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allâh’ı ve onun sevdiklerini sevmektir.” Buyurmuştur. İbrahim Erzurumî de: “aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allâh sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatadan uzaktır.” demiştir.

aşk odu: Aşk ateşi

âteş-i sûzan: Yakıcı ateş

âvaz: Ses, seda

âyan: Açık, âşikâr, ortada, belli

âyana vurmak: Açığa vurmak, ortaya çıkarmak

ayar: Derece, mertebe, madeni para ölçüsü.

azmetmek: Niyet etmek

 

-B-   (Yukarı)

 

Bâb-ı Hâlil: Kâbe’nin kapılarından birinin ismi.

Bâb-ı Maksûd: Maksadların ve dileklerin sunulduğu ilâhî kapı

Bâb-ı Rahmet: Rahmet kapısı

Bâb-ı Selâm: Selam kapısı, Kâbe’nin kapılarından biri.

Babil: Mezopotamya’da tarihî şehir

bâdısabâ: Sabah rüzgârı, sabahları esen hafif ve serin rüzgâr, tanyeli.

bahir: (bahr) Deniz, derya

Bahrey(i)n: İki deniz anlamındaki ada ülkesi.

bahşolmak: İhsan olunmak, hediye edilmek, bağışlanmak,

bâkî: Ebedi, sonsuz olmak

ben: Bedenin herhangi bir yerinde çıkabilen siyah nokta.

benî beşer: Beşer oğulları, insanoğlu

berât: Suçsuzluk ve aklanma kararı, belgesi (aslı: beraat)

berrak: Duru, saf

beyan: Açıklama, ortaya koyma.

Beytül- Makdis: Mescid-i Aksâ

Beytül-Ma‘mur: Kâbe’nin üstünde, yedinci kat gökte meleklerin kıblesi.

bezirgân: Tüccar, esnaf, satıcı

boran: Rüzgâr, şimşek, gökgürültüsü, sağanak yağmur veya dolunun birlikte olduğu iklim hâdisesi.

Burak: Hazreti Muhammed’in Mîraç’taki bineği

burhan: Delil, mucize

 

-C,Ç-   (Yukarı)

 

cârî: Akıp giden, devam eden

Cebel-i Kubeys: Kâbe’nin yakınında bulunan ve Peygamber Efendimizin zaman zaman insanları toplayıp da onlara konuşma yaptığı dağ.

Cebel-i Tur: İlâhî kudretin Hz. Musa’ya göründüğü dağ, tecelli dağı.

ced: Ata, soy sop

Celil: Yüce, üstün, azametli

cem olmak: Toplanmak

cemâl: Yüz güzelliği, güzellik

Cercis: Hz. İsa’dan sonra yaşamış, peygamberliği tartışmalı, dine davet ettiği halkı tarafından 70 defa öldürüldüğü hâlde tekrar dirildiğine inanılan şahsiyet.(Circis)

cevahir: Cevherin çoğulu.

cevher: Değerli bir taş (gibi değerli şey)

Ceyhân: Akdeniz bölgesinde bulunan ve yine bu denize dökülen bir ırmak

Ceyhun: Türkistan’da Pamir dağlarından çıkan ve Aral gölüne dökülen bir ırmak.

cınga: Ateş parçası

cûş etmek: Çağlamak, akıp gitmek, coşmak.

cürüm: (cürm) Günah ve hata

Çalıbağ: Lâdik’in güney tarafında bulunan ve Ahmet Ağa’nın çobanlık yaptığı ve bahçe edindiği yer.

çark-ı felek: Felek çarkı, dünya düzeni

çıfıt: Yahudi, hilekâr, münafık. (cühûd’un bozulmuş şekli)

çirkef: Pis, kirli, iğrenç şey veya kişi.

 

-D-   (Yukarı)

 

dahil olmak: Katılmak, girmek, beraber olmak.

Dârül-Karar: Karar evi, kabir, ahiret

Deccal: Kıyamet yaklaştığında zuhur edecek ve fitne fesat çıkaracak farklı özelliklere sahip yaratık.

dehir: (dehr) Zaman, çağ, devir; cihan, dünya, âlem.

delil: Bir şeyi ispatlamaya yarayan şey. Hac’da kılavuzluk yapan rehber.

dergâh: Büyük kimselerin, büyük makamların kapısı; dervişlerin eğitim ve ibadet için biraraya geldikleri yer; sığınılacak yer.

derûn: İç, içeri, gönül, kalp, ruh.

derya: Deniz, bahir

devrân: Dünya, felek, zaman, talih, kader, devir.

devretmek: Dönmek, devam etmek

dimağ: Beyin, akıl, şuur

dîde: Göz

divan: Meclis, huzur, kat, toplanma yeri.

divane: Deli, kendini kaybetmiş, mecnun.

dönek/dünek: Bir şeyin başlangıç veya sonu için kullanılır.

duhûl: Girme, dahil olma

dürdâne: İnci tanesi, güzel, sevgili.

dürr: İnci, inci gibi değerli

 

-E-    (Yukarı)

 

eflâk: Felekler, gökler

ehl-i kubûr: Kabir ehli

Ehlüllâh:Allâh adamı, evliya

Elestü bezmi: Allâh’ın ruhları halkettiği ve ruhlara hitap ettiği meclis

emvât: Ölüler

erbâb-ı hakikat: Hakikat erbabı, gerçeği bilenler ve görenler

erkân: Rükunlar, bir şey için en gerekli olan şeyler.

ervâh: Ruhlar

Esma-ı Hüsna: Güzel isimler. Allâh’ın güzel isimleri.

esrâr: Sırlar, bilinmeyen şeyler.

evrad: Sürekli tekrar edilen söz ve duâlar, bunlardan oluşan görevler

evrad etmek: Sürekli bir şeyi yapmak, onu âdet hâline getirmek

evsaf: Vasıflar, sıfatlar

evvel-i âlem: Âlemin yaratılış zamanı, ilk zamanı

Eyyühel mücrim(ün): Ey günahkâr(lar)

 

-F-  (Yukarı)

 

fânus: Cam muhafaza ile kapatılan ve eskiden kullanılan aydınlatma cihazlarından biri, fener

fazl u ihsan: Bolca lütuf ve hayır

fermân: Buyruk, emir, irade; yazılı padişah emri

Feyekün: (Allâh bir şeyi yaratmayı dilediği zaman ona ol der) ve oluverir” ayetlerini hatırlatan ifade.

feyiz: Manevi haz, gönü huzuru

Firdevs-i Âlâ: Cennette altıncı bahçe, cennetin en şerefli, en yüksek yeri.

 

-G,Ğ-   (Yukarı)

 

gaflet: Olandan bitenden habersiz olmak, farkında olmamak, dikkâtsiz davranmak, yaptığı işin önemini kavrayamamak. Nefsin arzularına uyarak zamanı boşa geçirmek ve önemsiz şeylerle ilgilenmek.

gahle (gaile): Sıkıntı, üzüntü, dert

gâip: Kayıp, gözle görünmeyen, ortada olmayan.

Ganî: Zengin, her şeyden müstağni olan, ihtiyacı olmayan. Allâh’ın sıfatlarından biridir.

gark oldu: Boğuldu, içine daldı.

gazâ yapmak: Mücadele etmek, uğraş vermek, Allâh yolunda savaşmak.

geçmeklik: Geçilen yer, geçit

Gılman: Gulam kelimesinin çoğulu olan gılman, lügat anlamıyla ‘çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi’ demektir. Kur’an’da bir yerde (Tûr, 24) geçen bu kelimenin, iki ayette geçen vildan ile aynı anlamda kullanıldığı kabul edilmektedir. Vildan velid (çocuk) kelimesinin çoğuludur. Bunların cennet ehlinin etrafında dolaşıp durarak hizmet sunacakları ve onların emrine verilmiş olacakları bildirilmiştir.

görmeklik: Görmek isteği, bir defa görmek

gubar: Toz, duman (karışıklık)

gülşen: Gül bahçesi

günde: Her gün, her zaman

 

-H-   (Yukarı)

 

habib: Sevgili, dost

Habib-i Neccar: M.S. 40’lı yıllarda yaşayan ve Hazreti İsa’ya ilk inananlardandır. İnsanları dine davet etmiş, ancak işkence yapılarak şehit edilmiştir. Eski Hatay milletvekili Mehmet Sılay tarafından “Antakyalı Habibi Neccar” diye bir kitap yayınlanmıştır. Hatta bu kitap yakında da beyazperdeye aktarılacaktır. Habib-i Neccar’ın hikâyesi Kur’an’da Yasin sûresinde anlatılmaktadır.

Hacerül-esved: Kâbe’nin güneydoğu köşesinde bulunan ve cennetten geldiğine inanılan kutsal bir taş. Parlak siyah renkte olan bu taş Peygamberin sünneti gereği öpülmektedir.

hâcet: İstek, ihtiyaç

Hacı İsa: Ahmet Ağa’nın arkadaşlarından biri

hail. Engel, mâni

hakikat: Gerçek, doğru, sahih, asıl

halk etmek: Yaratmak.

hassa: Yetenek, duygu, kuvvet

Haşim Veli: Ahmet Ağa’nın veli dostlarından biri.

hâtem: Son, sonuncu, mühür

havf ü haşyet: Havf ve haşyet korku ve ürperme anlamındadır.

havsala: Leğen, leğen kemiği, kuş kursağı, mide; anlama gücü, kavrama derecesi, anlama kabiliyet. Havsalası almamak: anlamakta, kavramakta güçlük çekmek.

Havz-ı Kevser: Ahiret yurdunda bulunan ve yüce Allâh tarafından Peygamber efendimize verilmiş olan ırmak ve havuzun adı.

Haydar: Aslan anlamında olan ve çok cesur ve yiğit kimselere verilen bir sıfat. Hazreti Ali’nin lakabıdır. (Haydar-ı Kerrar)

hazeni: (hazin) Hüzünlü, üzüntülü, acıklı.

Hazene: Muhafız, bekçi ve görevli anlamındaki hâzin’in çoğuludur. Hem cennette hem de cehennemde bu görevlilerden bulunur. Hazene-i cennet ve hazene-i cehennem.

hazer eylemek: Sakınmak

hevâ-yı nefs: Nefsin bitmek tükenmek bilmeyen istekleri.

hibe etmek: Karşılıksız vermek, bağışlamak

hicap: Perde, örtü; utanma duygusu, mahcubiyet.

hicap etmek: Utanmak, sakınmak

hidayet: İrşat etmek, doğru yolu göstermek, rehberlik yapmak.

hikmet: Faydalı ilim ve salih amel. İnce anlayış ve engin bilgi.

himmet: Yardım, ihsan

Hitab-ı İzzet: Yüce hitap, Allâh’ın hitabı. Manevi ses.

hitam: Son, bitiş

hizar: Kereste biçmekte kullanılan büyük bıçkı (hızar)

: O demektir. Allâh’ı niteler.

hulle: Yeni ve güzel elbise. Cennet elbisesi.

hüccac: Hacılar

Hüdâî: Allâh adamı, dindar, evliya, Allâh’ın dostu.

 

-I , İ-   (Yukarı)

 

ışk: bkz. Aşk.

ihsan: İyilik yapmak ve iyilik yapan kimse

ihtiyar eylemek: Seçmek, tercih etmek

ihvan: Kardeş, yakın arkadaş, dost, belli bir topluluğa tâbi olanlar.

ihya olmak: Dirilmek, hayat bulmak.

ilham: Allâh’ın kullarının kalbine getirdiği mana. İçe doğma, esin.

İlm-i Hikmet: Allâh’ın dilediği peygamberlerine ve kullarına ihsan ettiği özel bilgiler.

İlm-i Ledün: Allâh ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve marifet ilmidir. Ayeti kerimede “orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.” (Kehf Sûresi, 65). Muhammed Parisa : “(bazı kimselere) ilm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın ruhaniyeti vasıta olmaktadır.” buyurmuştur.

İlm-i Zahir: Dinin ibadet ve muamelatına ait bilgiler ilmi

iltica etmek: Yalvarmak, dua etmek, sığınmak.

İlyas: İsrailoğulları peygamberlerinden olup M.Ö. 9. asırda yaşamıştır. Kavminin kendisine inanmamaları ve nankörlük etmeleri sebebiyle onlardan ayrılmış Hızır’la karşılaşmıştır.

İmam Hüseyin: Peygamber Efendimizin torunlarından, Hazreti Ali’nin Kerbelâ’da şehit edilen küçük oğlu.

inayet: Yardım, lütuf, iyilik, ihsan

ind: Kat, yan, nezd

ins: İnsan

intizar etmek: Bakmak, bedduâ etmek

inzal: İnmek, inen şey

İskender seddi: Makedonyalı cihangir Büyük İskender; bir şark kahramanı veya Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc taifesine karşı yaptırdığı meşhur tarihi sed. Bu seddin yıkılması kıyamet alametlerindendir.

istihza: Alay etme eğlenmek

istikbâle durmak: Karşılamaya durmak.

izhar: Açığa çıkarmak.

 

-K-   (Yukarı)

 

Kâb-ı Kavseyn: Yayın iki ucunun uzunluğu, mesafesi, Allâh’a yaklaşma ölçüsü. Peygamber Efendimizin Miraç’ta Allâh’a yaklaşma ölçüsünü ifade eden Kur’anî bir terim “ (peygamber Miraçta) iki yay arası kadar veya daha yakın yaklaştı” (Necm Suresi)

Kâdir: Gücü yeten, kudretli olan.

kâim: Ayakta duran ve tutan

kalb-i selim: Her türlü manevi kirden arınmış temiz gönül

kalb-i pâkî: Temiz kalpli

Kalem: Yazı aleti. Allâh’ın kâinat ve kulları hakkındaki her şeyi takdir edip yazdığı manevi kalem.

kamer: Ay

kande: Nerde

kasır: Köşk, şato.

kasıt: Amaç, gaye, niyet

katar: Birbiri ardınca sıralanmış şeylerin dizisi, sıra, dizi, kafile, takım, saf,

katre: Damla, zerre

kavl-i karar: Karar sözü

Kelîmullâh: Kendisine söylenen, hitap edilen Hz. Musa.

Ken‘an: Hz. Nuh’un oğlu veya torunu. İncil’de geçen bir peygamber, Akka’dan Gazze’ye kadar Filistin’i de içine alan 80 kilometrelik sahile paralel arazi.

kıyam: Ayakta durmak, ayağa kalkmak

Kibriya: Büyüklük, ululuk, celal, azamet. Allâh’ın isimlerinden.

korkuçluk: Korkunç, korkunç şekilde

koşum: Hayvanların koşuldukları zaman takılan kayış takımı.

kubûr: Kabirler

Kûfe: Irak’ta bir şehir.

kurbiyet: Yakınlık, ünsiyet

külhan(e): Hamamlardaki suyu ısıtmaya yarayan büyük ocak. Çok sıcak.

Kün fe yekün: Allâh’ın “ol der ve hemen oluverir” hitabı

 

-L-    (Yukarı)

 

leb: Dudak

Lebbeyk: Buyur, başüstüne

lem(e)an etmek: Parlama, parıldama

Levh: Üzerine yazı yazılabilir levha.

Levh-i Mahfûz: Korunmuş levha, Allâh’ın ezelî ilminin, kâinatta olmuş ve olacak şeylerin yazılı olduğu levha.

lif: Bazı bitkilerden elde edilen ince ve uzun ipliğe benzer şey, tel

lütuf: İyi, yumuşak, dostça davranış; ikram, iyilik

 

-M-    (Yukarı)

 

mağfûr: Mağfiret edilmiş, bağışlanmış, affedilmiş

mağrip: Batı

mahbub: Sevgili, sevilen

mahfil: Toplanılan yer, toplantı yeri; toplanmış meclis, camilerde hususi yüksek kısım, çevre

mahlukât: Yaratılanlar, yaratıklar, varlıklar

Makam-ı İbrahim: Kâbe’nin yanında bulunan ve İbrahim Peygamberin Kâbe’yi inşa ederken üzerine bastığı taşa bıraktığı izin bulunduğu yer.

makbûl: Kabul edilmiş, uygun, güzel

maksud: Kastedilen, aranılan, istenilen şey

maksud-ı âlâ: Yüce istek

mâmur: İmar edilmiş, harap olmayan sağlam ve bakımlı

maşuk: Kendisine âşık olunan, sevilen

mecnun: Deli, aklı başında olmayan, avare, divane

medet: Yardım, kılavuzluk

meftun eylemek: Mest etmek, aklı başından almak, müptela kılmak, vurulup kalmak

mekr: Tuzak, hile

Melaike-yi Mukarrebin: Allâh’a yakın olan melekler.

Melâke: (Melaike) Melekler

memba‘: Kaynak, öz, kök.

mercan: Kırmızı renkli bir deniz hayvanından elde edilen ve bazı süs eşyalarında kullanılan değerli bir taş

merdâne: Erkeğe yakışır şekilde, mertçe, mert tavırlı.

merkad: Uyuyacak yer, yatacak yer, mezar, kabir

meşrik: Doğu

meth:(medh) Sena, övgü.

mevcudat: Varlıklar, var olan şeyler

meyil: (meyl) Yöneliş, eğilme, sevgi, rağbet, iptila

mihenk: Altının ayarını ölçmekte kullanılan ayar taşı

mihman: Misafir, konuk

mihmanhane. Misafirhane, konukevi, dünya.

mihnet: Sıkıntı, zahmet, eziyet, dert, bela, musibet

Mim: Arap harflerinden. Ebced hesabında karşılığı 40. Alamet, işaret.

Mîna: İbrahim aleyhisselâmın oğlu İsmail’i kurban etmek için götürdüğü ve bugün Hacca gidenlerin kurbanlarını kestikleri yer.

Mirac-ı Güzin: Seçilmiş miraç, Peygamber Efendimizin yaptığı mukaddes yolculuk.

misil: Benzer, eş, misal

misk ü amber: Güzel koku

Mizan: Terazi, ölçü aleti; ahirette günah ve sevapların, iyilik ve kötülüklerin ölçüleceği terazi, manevi ölçü

mu‘in: Yardımcı

Muaz ibni Cebel: Değerli bir sahabe.

muazzep: Azap içinde olan, azap çeken; acı ve sıkıntı içinde olan.

mukabil: Karşı, karşılık, bedel, karşılığında.

mutlak (yaratan): Herhangi bir kayda ve bir şeye bağımlı bulunmayan; var olmak için başka bir varlığa ihtiyacı olmayan

mûcizât: Mucizeler, olağanüstü hâller

mücrim: Günahkâr, bolca hata işleyen

mülevves: Kirletilmiş, pislenmiş, kirli; intizamsız, düzensiz.

münacât: Yalvarma, yakarış, dua etme; ve bu maksatla söylenen ve yazılan şiir.

münadî: Nida eden, çağıran, davetçi

mürüvvet: Mertlik, yiğitlik, insaniyet, iyilik, cömertlik; çocukların mutlu olduğunu görmek.

müstahak: Hak etmiş, lâyık, kazanılmış hak

müstecap: İcabet edilmiş, olumlu karşılanmış, kabul edilmiş

müyesser: Kolaylık, nasip olan, kısmet

 

-N-  (Yukarı)

 

na‘t: Peygamber Efendimizin övüldüğü şiirler

nağme/nâme: Mektup, dilekçe, arzuhâl

nakkare: Mehterde bulunan büyük bir çalgı.

nâr: Ateş

Nâr-ı Nemrut: Nemrut’un İbrahim peygamberi yakmak için hazırladığı ateş

Nasrani: Hıristiyan, Hazreti İsa’ya inanan.

nazar eylemek: Bakmak anlamındadır. Ancak bu bakış bir Veli/evliya bakışı ise Allâh’ın izniyle zaman ve mekân sınırlarını aşabilir, dilediği zaman ve mekânı hiçbir engelle karşılaşmadan görebilir.

nâzenîn: Çok nazlı, nazik

nâzil oldu: İndi

Necid:(Necd) Arap yarımadasının orta kısmı.

nehiy: (nehy) Yasaklanan ve men edilen şey

nergis: Soğan köklü turunç çiçekli bir süs bitkisi

nısfül-leyl: Gece yarısı

nida: Seslenme, çağırma, ses

nifak: Ayrılık, iki yüzlülük hâli, ara bozukluğu.

nihayet: Son

nişan: İz, işaret, emare

Nûr-u Muhammed: İlk önce yaratılan Muhammed nuru

nusrat: Yardım

nübüvvet: Peygamberlik, risalet

 

-P, R-    (Yukarı)

 

pâre: Parça

pervane: Işık etrafında dönen küçük gece kelebeği. Etrafında dönen, çok bağlanan

Perverdigâr: Besleyen, yetiştiren ve seven Allâh.

pinhan eylemek: Gizlemek, saklamak

pîr: Üstad, reis, baş, ihtiyar

pür-nur: Nur dolu

püryan: Kebap, yanmış, pişmiş olan (biryan)

Rabbenâ: Ey Rabbimiz

rahmeylemek: Rahmetle muamele etmek, bağışlamak, merhametli davranmak

Ravza: Peygamber Efendimizin mezarının bulunduğu Medine’deki mekân.

ref‘ etmek: Yükseltmek, katına kaldırmak

revan olmak: Akıp gitmek, hareket etmek

reyhan: Fesleğen, yeşil renkli ve güzel kokulu bir süs bitkisi

( Şiirlerde daha çok güzel koku tasviri için kullanmıştır)

Rezzak-ı âlem: Bütün canlılara rızık veren Cenabı Hakk.

Rıdvan: Rıza, razılık, razı olma; cennetin kapısında bekleyen melek.

Rıza-ı Bârî: Allâh’ın rızası

rûy-ı zemin: Yeryüzü, dünya

Rüstem: İranlı Firdevsi’nin Şehname’sinde geçen ünlü kahraman, pehlivan

rüsvay etmek: Rezil etmek, utanılacak bir hâle düşürmek

 

-S, Ş-    (Yukarı)

 

sa‘y: Çalışma gayret etme

sabi: Masum çocuk,

sâdır olmak: Ortaya çıkmak, meydana gelmek

sadır (sadr): Göğüs, sine; kalp, yürek,

sâfi: Saf, temiz, arı

sahavet: Cömertlik, el açıklığı

sahra: geniş ve susuz arazi, çöl; ova, kır.

saîd: İyilik yapan, iyi yolda olan; mübarek uğurlu, müslüman.

saika: Yıldırım

sail: Dilenci; sual eden

sâkî: Su dağıtan, şerbet sunan

sal: Tabut

Salih’in devesi: Şuara suresi. 19. Cüz 9. Sayfası.

sapma: Kabrin içerisinde ölünün yerleştirildiği kıble tarafındaki oyuk.

Sarsal: (sarsar) Çok soğuk ve şiddetli rüzgar

seda: Ses, yankı.

Sedd-i İskender: bkz. İskender seddi

sedef: Bazı deniz hayvanlarının sert, beyaz ve parlak kabuğu veya bunlardan yapılmış ve süslenmiş

sefa: (safa) Üzüntü ve kederden uzak olma, endişesizlik, rahat ve huzur; eğlence, eğlenme, saflık, berraklık, hoşluk.

selim: Kusuru noksanı olmayan sağlam doğru; temiz samimi

Selsebil ırmağı: Çok tatlı suyu olan cennette akan bir çeşme veya ırmak

semavat: Semalar, gökler

ser:Baş, kafa

Serendip: Bugünkü Sri Lanka. Doğu Afrika ve Güney Asya arasında, okyanus yolunun üzerinde bulunan ve tüccarların tabiî bir uğrak yeri olan bir devlet adadır. Ülkenin târihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzamaktadır. Adanın ilk olarak ismi Yunanca “bakır renkli” demek olan Toprobane idi. Arap fetihlerinden sonra, Arapça “beklenmedik şeylerin ülkesi” anlamına gelen Serendip denildi. Sonraları 1972 yılına kadar kullanılacak olan Seylân ismini aldı. Bu târihten îtibâren “debdebeli, şaşaalı ülke” anlamına gelen, Sirhâle dilindeki Sri Lanka, ülkenin bugünkü resmî ismi oldu. Dînî kaynaklarda; Allâhü Teâlâ tarafından, bütün insanların babası, yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâm, Cennetten bu Serendip (Seylân, Sri Lanka) Adasına indirildiği bildirilmiştir

serkeş: Başkaldıran, itaat etmeyen, kafa tutan, muhâlif

server: Baş, reis, önde gelen

sey(e)lan etmek: Akmak, cereyan etmek

seyyiat: Kötülükler, günahlar

Sıddîk: Her söz ve davranışında doğru olan, Hazreti Ebubekir’in lakabı

sıdk: Doğruluk

Sırat: Yol, geçit yeri; kıyamette cehennem üzerine kurulan ve üzerinden geçilmesi zor olan köprü.

Sicillât defteri: Kulların yaptıkları davranışları ve söyledikleri sözlerin kaydedildiği manevi defter, amel defteri.

Sidre-i Müntehâ: Peygamber Efendimizin Miraç’ta Cebrail’den ayrılarak yükseldiği yedinci kat gökte bir makam

sim: Gümüş taklidi sırma veya maden parçacıkları

soğen: Fasulye değneği

suhûf: Sahifeler.

Sûr: Kıyamet kopunca İsrafil’in herkesi mahşer meydanına toplamak için çalacağı boru.

Sûre-i Nûr: Nûr Sûresi, Kur’an-ı Kerim’de .... sure.

sûzân: Yakan, ateşli, yakıcı, yanan.

sübyan: Çocuk

şâd olmak: Sevinmek, neşelenmek

şafak: Güneşin batışından sonra ufukta beliren kızıllık, güneşin doğuşundan önceki alaca karanlık, fecir, tan.

şak: Yarılma, bölünme

şâkî: Haydut, yol kesen, bedbaht.

Şam: Osmanlı devletinde eyâlet ve vilayet merkezi, şimdi Suriye’nin başkenti olan tarihî bir şehir,

şâyan: Uygun, yakışır, münasip, lâyık, müstahak.

şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti.

 

-T-    (Yukarı)

 

tâbi: Uyan, tabi olan

tâc-ı izzet: Azizlik ve şeref tâcı

Tâhâ: Peygamber Efendimizin isimlerinden olan ve Kur’an’da bir sûre ismi.

tahammül: Dayanma gücü, yüklenme, yüke katlanma, zora dayanma, sabır gösterme.

tâhir: Temiz

taht-ı revân: İki tarafa koşulmuş hayvanların sırtına konularak veya insanlar tarafından kapalı gezinti sedyesi.

Taif: Mekke ile Medine arasında Peygamber Efendimizin gidip de taşlandığı bir şehir.

takdir: Allâh’ın bütün yaratıklar için tâyin ettiği ezelî hüküm, kader, alınyazısı; beğenme, kıymet biçme.

taksimat: Taksim edilen, paylaştırılan şeyler

Tamu: Cehennem

tasadduk eylemek: Sadaka olarak vermek, hayır yapmak

Tayy-i mekân: Bir mekânı, mesafeyi atlatırcasına geçmek; Allâh’ın, dostlarına bir anda uzun mesafeler kat ettirmesi

tazarru eylemek: Allâh’a samimi bir şekilde yalvarmak.

tâzim: Büyük görme ve saygılı davranma, ululama, ağırlama.

tebdil olmak: Değişmek, değişime uğramak

tecelli eylemek: Belirmek, görünmek; kader

tekmil olmak: Tamam olmak, mükemmel hâle gelmek

tevfik: Yardım, inâyet

tevhid etmek: Birlemek, tek olduğunu ilan etmek

Tûba ağacı: Kökü yukarda dalları aşağıda cennet ağacı.

tuğyan etmek: Azmak, azgınlık yapmak, haddi aşmak

Tûr: Dağ, ilâhî kudretin Hz. Musa’ya göründüğü dağ.

türap: Toprak

 

-U, Ü-   (Yukarı)

 

uhra: Öteki âlem, ahiret

uşşâk: Âşıklar

ün: Ses

 

-V-   (Yukarı)

 

vâkıf olmak: Haberdar olmak, bilmek, ince noktalarına kadar bilmek.

vasıf: (vasf) Bir kimse veya şeyi başkalarından ayıran kendine has hâl, nitelik, hususiyet

vasıl:(vasl) Ulaştırma, birleştirme; kavuşma, visal

vaz gel: Vaz geç, boş ver

vefâ: Sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi dostluk ve bağlılıkta sebat.

veznetmek: Tartmak.

Vildan: bkz. Gılman

viran: Harap, yıkık, yıkılmış.

 

-Y-   (Yukarı)

 

: Ey

yâd etmek: Anmak, hatırlamak, zikretmek

yakut: Parlak, kırmızı, şeffaf kıymetli taş.

yarlığamak: Yar gibi davranmak, dost muamelesi yapmak

Yedi iklim: Her taraf, bütün dünya anlamında kullanılır.

yessir: Kolay, kolaylık

Yezit: Muaviye’nin ölümünden (H. 60) sonra yerine geçen oğludur. Hazreti Hüseyin’in şehit edilmesini emreden adamdır.

 

-Z-   (Yukarı)

 

zahim vurmak: Yaralamak, yara açmak.

zahme: Vurma, yara; kudüme vurulan uzunca ve ucu topuzlu değnek, üzengi kayışı

zâhit: İbadete düşkün kimse, şüpheli olan şeylerden ve dünyalıklardan uzak duran kimse.

Zakkum: Cehennemde bir ağaç ve meyvesi; zehirli bir bitki.

zâr etmek: Ağlamak, inlemek

Zebani: Cehennem meleği

Zehra: Çok beyaz ve parlak yüzlü (Hz. Muhammed’in kızı Fatıma’nın lakâbı)

Zinnureyn: İki nur sahibi, Hz. Osman’ın lakabı. Peygamber Efendimizin iki kızını aldığı için böyle isimlendirilmiştir.

zî-ruh: Ruh sahibi

Zî-ruh melek: Ruh sahibi melek, Cebrâil

ziyâ: Aydınlık, parlaklık, nur, ışık

ziyan: Zarar, hasar, hüsran

zuhur etmek: Meydana çıkmak, baş göstermek, belirmek.

zuhurât: Beklenmedik, hesapta olmayan hâller. Bir anda ortaya çıkan şeyler

zulmet: (zulümet) Karanlık, Allâh’ın nurundan mahrum olma hâli.

Zülfikâr: Peygamber Efendimizin Hazreti Ali’ye hediye ettiği çatal kılıcın adı

zümrüt: Parlak, yeşil renkli kıymetli taş

(Yukarı)