|
ladikli ahmed hüdai , ladikli ahmet hüdai , ladikli ahmet ağa , ladikli ahmed ağa , hızır , Allah aşığı , Hak aşığı , ladikli ahmet ağa yardımlaşma ve dayanışma derneği , ladikli ahmet ağa dayanışma ve yardımlaşma derneği , osman karabulut , erhan kaya , mevlana , ladik , ahmet , hüdai , konya , konyalı , Muhammed , Allah , mevlana ve atatürk , mesnevi , divanı kebir , ahmed ağa ve mevlana Lütfen Yazıları Doğru Okumak için Sayfayı İnternet Explorerda Görüntüleyiniz NOT: Bu bölümde, Hacı Ahmed Ağa'nın Beyitlerinde geçen günümüz Türkçesiyle anlamadığımız kelimelerin anlamı yer almaktadır.
Âb-ı Kevser: Hesap gününde Peygamber Efendimize bahşedilmiş çok hoş ve lezzetli bir içecek. Kevser şarabı. âb-ı zemzem: Zemzem suyu. âbid: Kul Âdetullâh: Allâh’ın kâinattaki kurduğu düzen. Allâh’ın âdeti, sünnetullah. ağı: Zehir âh u zâr: Ağlayıp inleme ahd ü misak: Ahit ve misak aynı anlamda olup söz vermek veya verilen söz demektir. âhir: Son ahit:bkz. ahd ahkâm: Hükümler ahvâl: Hâller Âl ü Ashab: Peygamber Efendimizin (a.s) ailesi ve arkadaşları. alem: Bayrak âlem: Kâinat, bütün canlı ve cansızlar. Âlem-i Ervah: Ruhlar âlemi. Varlıkların dünyaya gelmeden önce sadece ruh olarak bulundukları âlem. âli: Yüce Âl-i İmran: İmran ailesi anlamında Kur’an’da bulunan 3. sûrenin adı. İmran, Hz. Meryem’in babasıdır. âmâl: Ameller, yapılan işler arı: Temiz, saf Arş-ı Âlâ: Allâh’ın kudret ve azametinin göründüğü dokuzuncu kat gök, göğün en yüksek katı, en yüksek yer. arşın: Eskiden kullanılan takriben 68–76 cm civarında bir ölçü birimi. Normal bir adım ölçüsü. arz u semavat: Yer ve gökler. arzuhâl: Yüksek bir makama içinde bulunulan hâli arz etmek. âsân: Kolay âsuman: Gökyüzü, felek, sema âşikâr: Belli, açıkça görünen, zahir Aşk: Allâh’ı tam bir muhabbetle sevmek, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmamı Rabbani ; “nefsin kötü arzularına, yani şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhabbet kalpte olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allâh’ı ve onun sevdiklerini sevmektir.” Buyurmuştur. İbrahim Erzurumî de: “aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allâh sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatadan uzaktır.” demiştir. aşk odu: Aşk ateşi âteş-i sûzan: Yakıcı ateş âvaz: Ses, seda âyan: Açık, âşikâr, ortada, belli âyana vurmak: Açığa vurmak, ortaya çıkarmak ayar: Derece, mertebe, madeni para ölçüsü. azmetmek: Niyet etmek
Bâb-ı Hâlil: Kâbe’nin kapılarından birinin ismi. Bâb-ı Maksûd: Maksadların ve dileklerin sunulduğu ilâhî kapı Bâb-ı Rahmet: Rahmet kapısı Bâb-ı Selâm: Selam kapısı, Kâbe’nin kapılarından biri. Babil: Mezopotamya’da tarihî şehir bâdısabâ: Sabah rüzgârı, sabahları esen hafif ve serin rüzgâr, tanyeli. bahir: (bahr) Deniz, derya Bahrey(i)n: İki deniz anlamındaki ada ülkesi. bahşolmak: İhsan olunmak, hediye edilmek, bağışlanmak, bâkî: Ebedi, sonsuz olmak ben: Bedenin herhangi bir yerinde çıkabilen siyah nokta. benî beşer: Beşer oğulları, insanoğlu berât: Suçsuzluk ve aklanma kararı, belgesi (aslı: beraat) berrak: Duru, saf beyan: Açıklama, ortaya koyma. Beytül- Makdis: Mescid-i Aksâ Beytül-Ma‘mur: Kâbe’nin üstünde, yedinci kat gökte meleklerin kıblesi. bezirgân: Tüccar, esnaf, satıcı boran: Rüzgâr, şimşek, gökgürültüsü, sağanak yağmur veya dolunun birlikte olduğu iklim hâdisesi. Burak: Hazreti Muhammed’in Mîraç’taki bineği burhan: Delil, mucize
cârî: Akıp giden, devam eden Cebel-i Kubeys: Kâbe’nin yakınında bulunan ve Peygamber Efendimizin zaman zaman insanları toplayıp da onlara konuşma yaptığı dağ. Cebel-i Tur: İlâhî kudretin Hz. Musa’ya göründüğü dağ, tecelli dağı. ced: Ata, soy sop Celil: Yüce, üstün, azametli cem olmak: Toplanmak cemâl: Yüz güzelliği, güzellik Cercis: Hz. İsa’dan sonra yaşamış, peygamberliği tartışmalı, dine davet ettiği halkı tarafından 70 defa öldürüldüğü hâlde tekrar dirildiğine inanılan şahsiyet.(Circis) cevahir: Cevherin çoğulu. cevher: Değerli bir taş (gibi değerli şey) Ceyhân: Akdeniz bölgesinde bulunan ve yine bu denize dökülen bir ırmak Ceyhun: Türkistan’da Pamir dağlarından çıkan ve Aral gölüne dökülen bir ırmak. cınga: Ateş parçası cûş etmek: Çağlamak, akıp gitmek, coşmak. cürüm: (cürm) Günah ve hata Çalıbağ: Lâdik’in güney tarafında bulunan ve Ahmet Ağa’nın çobanlık yaptığı ve bahçe edindiği yer. çark-ı felek: Felek çarkı, dünya düzeni çıfıt: Yahudi, hilekâr, münafık. (cühûd’un bozulmuş şekli) çirkef: Pis, kirli, iğrenç şey veya kişi.
dahil olmak: Katılmak, girmek, beraber olmak. Dârül-Karar: Karar evi, kabir, ahiret Deccal: Kıyamet yaklaştığında zuhur edecek ve fitne fesat çıkaracak farklı özelliklere sahip yaratık. dehir: (dehr) Zaman, çağ, devir; cihan, dünya, âlem. delil: Bir şeyi ispatlamaya yarayan şey. Hac’da kılavuzluk yapan rehber. dergâh: Büyük kimselerin, büyük makamların kapısı; dervişlerin eğitim ve ibadet için biraraya geldikleri yer; sığınılacak yer. derûn: İç, içeri, gönül, kalp, ruh. derya: Deniz, bahir devrân: Dünya, felek, zaman, talih, kader, devir. devretmek: Dönmek, devam etmek dimağ: Beyin, akıl, şuur dîde: Göz divan: Meclis, huzur, kat, toplanma yeri. divane: Deli, kendini kaybetmiş, mecnun. dönek/dünek: Bir şeyin başlangıç veya sonu için kullanılır. duhûl: Girme, dahil olma dürdâne: İnci tanesi, güzel, sevgili. dürr: İnci, inci gibi değerli
eflâk: Felekler, gökler ehl-i kubûr: Kabir ehli Ehlüllâh:Allâh adamı, evliya Elestü bezmi: Allâh’ın ruhları halkettiği ve ruhlara hitap ettiği meclis emvât: Ölüler erbâb-ı hakikat: Hakikat erbabı, gerçeği bilenler ve görenler erkân: Rükunlar, bir şey için en gerekli olan şeyler. ervâh: Ruhlar Esma-ı Hüsna: Güzel isimler. Allâh’ın güzel isimleri. esrâr: Sırlar, bilinmeyen şeyler. evrad: Sürekli tekrar edilen söz ve duâlar, bunlardan oluşan görevler evrad etmek: Sürekli bir şeyi yapmak, onu âdet hâline getirmek evsaf: Vasıflar, sıfatlar evvel-i âlem: Âlemin yaratılış zamanı, ilk zamanı Eyyühel mücrim(ün): Ey günahkâr(lar)
fânus: Cam muhafaza ile kapatılan ve eskiden kullanılan aydınlatma cihazlarından biri, fener fazl u ihsan: Bolca lütuf ve hayır fermân: Buyruk, emir, irade; yazılı padişah emri Feyekün: (Allâh bir şeyi yaratmayı dilediği zaman ona ol der) ve oluverir” ayetlerini hatırlatan ifade. feyiz: Manevi haz, gönü huzuru Firdevs-i Âlâ: Cennette altıncı bahçe, cennetin en şerefli, en yüksek yeri.
gaflet: Olandan bitenden habersiz olmak, farkında olmamak, dikkâtsiz davranmak, yaptığı işin önemini kavrayamamak. Nefsin arzularına uyarak zamanı boşa geçirmek ve önemsiz şeylerle ilgilenmek. gahle (gaile): Sıkıntı, üzüntü, dert gâip: Kayıp, gözle görünmeyen, ortada olmayan. Ganî: Zengin, her şeyden müstağni olan, ihtiyacı olmayan. Allâh’ın sıfatlarından biridir. gark oldu: Boğuldu, içine daldı. gazâ yapmak: Mücadele etmek, uğraş vermek, Allâh yolunda savaşmak. geçmeklik: Geçilen yer, geçit Gılman: Gulam kelimesinin çoğulu olan gılman, lügat anlamıyla ‘çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi’ demektir. Kur’an’da bir yerde (Tûr, 24) geçen bu kelimenin, iki ayette geçen vildan ile aynı anlamda kullanıldığı kabul edilmektedir. Vildan velid (çocuk) kelimesinin çoğuludur. Bunların cennet ehlinin etrafında dolaşıp durarak hizmet sunacakları ve onların emrine verilmiş olacakları bildirilmiştir. görmeklik: Görmek isteği, bir defa görmek gubar: Toz, duman (karışıklık) gülşen: Gül bahçesi günde: Her gün, her zaman
habib: Sevgili, dost Habib-i Neccar: M.S. 40’lı yıllarda yaşayan ve Hazreti İsa’ya ilk inananlardandır. İnsanları dine davet etmiş, ancak işkence yapılarak şehit edilmiştir. Eski Hatay milletvekili Mehmet Sılay tarafından “Antakyalı Habibi Neccar” diye bir kitap yayınlanmıştır. Hatta bu kitap yakında da beyazperdeye aktarılacaktır. Habib-i Neccar’ın hikâyesi Kur’an’da Yasin sûresinde anlatılmaktadır. Hacerül-esved: Kâbe’nin güneydoğu köşesinde bulunan ve cennetten geldiğine inanılan kutsal bir taş. Parlak siyah renkte olan bu taş Peygamberin sünneti gereği öpülmektedir. hâcet: İstek, ihtiyaç Hacı İsa: Ahmet Ağa’nın arkadaşlarından biri hail. Engel, mâni hakikat: Gerçek, doğru, sahih, asıl halk etmek: Yaratmak. hassa: Yetenek, duygu, kuvvet Haşim Veli: Ahmet Ağa’nın veli dostlarından biri. hâtem: Son, sonuncu, mühür havf ü haşyet: Havf ve haşyet korku ve ürperme anlamındadır. havsala: Leğen, leğen kemiği, kuş kursağı, mide; anlama gücü, kavrama derecesi, anlama kabiliyet. Havsalası almamak: anlamakta, kavramakta güçlük çekmek. Havz-ı Kevser: Ahiret yurdunda bulunan ve yüce Allâh tarafından Peygamber efendimize verilmiş olan ırmak ve havuzun adı. Haydar: Aslan anlamında olan ve çok cesur ve yiğit kimselere verilen bir sıfat. Hazreti Ali’nin lakabıdır. (Haydar-ı Kerrar) hazeni: (hazin) Hüzünlü, üzüntülü, acıklı. Hazene: Muhafız, bekçi ve görevli anlamındaki hâzin’in çoğuludur. Hem cennette hem de cehennemde bu görevlilerden bulunur. Hazene-i cennet ve hazene-i cehennem. hazer eylemek: Sakınmak hevâ-yı nefs: Nefsin bitmek tükenmek bilmeyen istekleri. hibe etmek: Karşılıksız vermek, bağışlamak hicap: Perde, örtü; utanma duygusu, mahcubiyet. hicap etmek: Utanmak, sakınmak hidayet: İrşat etmek, doğru yolu göstermek, rehberlik yapmak. hikmet: Faydalı ilim ve salih amel. İnce anlayış ve engin bilgi. himmet: Yardım, ihsan Hitab-ı İzzet: Yüce hitap, Allâh’ın hitabı. Manevi ses. hitam: Son, bitiş hizar: Kereste biçmekte kullanılan büyük bıçkı (hızar) Hû: O demektir. Allâh’ı niteler. hulle: Yeni ve güzel elbise. Cennet elbisesi. hüccac: Hacılar Hüdâî: Allâh adamı, dindar, evliya, Allâh’ın dostu.
ışk: bkz. Aşk. ihsan: İyilik yapmak ve iyilik yapan kimse ihtiyar eylemek: Seçmek, tercih etmek ihvan: Kardeş, yakın arkadaş, dost, belli bir topluluğa tâbi olanlar. ihya olmak: Dirilmek, hayat bulmak. ilham: Allâh’ın kullarının kalbine getirdiği mana. İçe doğma, esin. İlm-i Hikmet: Allâh’ın dilediği peygamberlerine ve kullarına ihsan ettiği özel bilgiler. İlm-i Ledün: Allâh ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve marifet ilmidir. Ayeti kerimede “orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.” (Kehf Sûresi, 65). Muhammed Parisa : “(bazı kimselere) ilm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın ruhaniyeti vasıta olmaktadır.” buyurmuştur. İlm-i Zahir: Dinin ibadet ve muamelatına ait bilgiler ilmi iltica etmek: Yalvarmak, dua etmek, sığınmak. İlyas: İsrailoğulları peygamberlerinden olup M.Ö. 9. asırda yaşamıştır. Kavminin kendisine inanmamaları ve nankörlük etmeleri sebebiyle onlardan ayrılmış Hızır’la karşılaşmıştır. İmam Hüseyin: Peygamber Efendimizin torunlarından, Hazreti Ali’nin Kerbelâ’da şehit edilen küçük oğlu. inayet: Yardım, lütuf, iyilik, ihsan ind: Kat, yan, nezd ins: İnsan intizar etmek: Bakmak, bedduâ etmek inzal: İnmek, inen şey İskender seddi: Makedonyalı cihangir Büyük İskender; bir şark kahramanı veya Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc taifesine karşı yaptırdığı meşhur tarihi sed. Bu seddin yıkılması kıyamet alametlerindendir. istihza: Alay etme eğlenmek istikbâle durmak: Karşılamaya durmak. izhar: Açığa çıkarmak.
Kâb-ı Kavseyn: Yayın iki ucunun uzunluğu, mesafesi, Allâh’a yaklaşma ölçüsü. Peygamber Efendimizin Miraç’ta Allâh’a yaklaşma ölçüsünü ifade eden Kur’anî bir terim “ (peygamber Miraçta) iki yay arası kadar veya daha yakın yaklaştı” (Necm Suresi) Kâdir: Gücü yeten, kudretli olan. kâim: Ayakta duran ve tutan kalb-i selim: Her türlü manevi kirden arınmış temiz gönül kalb-i pâkî: Temiz kalpli Kalem: Yazı aleti. Allâh’ın kâinat ve kulları hakkındaki her şeyi takdir edip yazdığı manevi kalem. kamer: Ay kande: Nerde kasır: Köşk, şato. kasıt: Amaç, gaye, niyet katar: Birbiri ardınca sıralanmış şeylerin dizisi, sıra, dizi, kafile, takım, saf, katre: Damla, zerre kavl-i karar: Karar sözü Kelîmullâh: Kendisine söylenen, hitap edilen Hz. Musa. Ken‘an: Hz. Nuh’un oğlu veya torunu. İncil’de geçen bir peygamber, Akka’dan Gazze’ye kadar Filistin’i de içine alan 80 kilometrelik sahile paralel arazi. kıyam: Ayakta durmak, ayağa kalkmak Kibriya: Büyüklük, ululuk, celal, azamet. Allâh’ın isimlerinden. korkuçluk: Korkunç, korkunç şekilde koşum: Hayvanların koşuldukları zaman takılan kayış takımı. kubûr: Kabirler Kûfe: Irak’ta bir şehir. kurbiyet: Yakınlık, ünsiyet külhan(e): Hamamlardaki suyu ısıtmaya yarayan büyük ocak. Çok sıcak. Kün fe yekün: Allâh’ın “ol der ve hemen oluverir” hitabı
leb: Dudak Lebbeyk: Buyur, başüstüne lem(e)an etmek: Parlama, parıldama Levh: Üzerine yazı yazılabilir levha. Levh-i Mahfûz: Korunmuş levha, Allâh’ın ezelî ilminin, kâinatta olmuş ve olacak şeylerin yazılı olduğu levha. lif: Bazı bitkilerden elde edilen ince ve uzun ipliğe benzer şey, tel lütuf: İyi, yumuşak, dostça davranış; ikram, iyilik
mağfûr: Mağfiret edilmiş, bağışlanmış, affedilmiş mağrip: Batı mahbub: Sevgili, sevilen mahfil: Toplanılan yer, toplantı yeri; toplanmış meclis, camilerde hususi yüksek kısım, çevre mahlukât: Yaratılanlar, yaratıklar, varlıklar Makam-ı İbrahim: Kâbe’nin yanında bulunan ve İbrahim Peygamberin Kâbe’yi inşa ederken üzerine bastığı taşa bıraktığı izin bulunduğu yer. makbûl: Kabul edilmiş, uygun, güzel maksud: Kastedilen, aranılan, istenilen şey maksud-ı âlâ: Yüce istek mâmur: İmar edilmiş, harap olmayan sağlam ve bakımlı maşuk: Kendisine âşık olunan, sevilen mecnun: Deli, aklı başında olmayan, avare, divane medet: Yardım, kılavuzluk meftun eylemek: Mest etmek, aklı başından almak, müptela kılmak, vurulup kalmak mekr: Tuzak, hile Melaike-yi Mukarrebin: Allâh’a yakın olan melekler. Melâke: (Melaike) Melekler memba‘: Kaynak, öz, kök. mercan: Kırmızı renkli bir deniz hayvanından elde edilen ve bazı süs eşyalarında kullanılan değerli bir taş merdâne: Erkeğe yakışır şekilde, mertçe, mert tavırlı. merkad: Uyuyacak yer, yatacak yer, mezar, kabir meşrik: Doğu meth:(medh) Sena, övgü. mevcudat: Varlıklar, var olan şeyler meyil: (meyl) Yöneliş, eğilme, sevgi, rağbet, iptila mihenk: Altının ayarını ölçmekte kullanılan ayar taşı mihman: Misafir, konuk mihmanhane. Misafirhane, konukevi, dünya. mihnet: Sıkıntı, zahmet, eziyet, dert, bela, musibet Mim: Arap harflerinden. Ebced hesabında karşılığı 40. Alamet, işaret. Mîna: İbrahim aleyhisselâmın oğlu İsmail’i kurban etmek için götürdüğü ve bugün Hacca gidenlerin kurbanlarını kestikleri yer. Mirac-ı Güzin: Seçilmiş miraç, Peygamber Efendimizin yaptığı mukaddes yolculuk. misil: Benzer, eş, misal misk ü amber: Güzel koku Mizan: Terazi, ölçü aleti; ahirette günah ve sevapların, iyilik ve kötülüklerin ölçüleceği terazi, manevi ölçü mu‘in: Yardımcı Muaz ibni Cebel: Değerli bir sahabe. muazzep: Azap içinde olan, azap çeken; acı ve sıkıntı içinde olan. mukabil: Karşı, karşılık, bedel, karşılığında. mutlak (yaratan): Herhangi bir kayda ve bir şeye bağımlı bulunmayan; var olmak için başka bir varlığa ihtiyacı olmayan mûcizât: Mucizeler, olağanüstü hâller mücrim: Günahkâr, bolca hata işleyen mülevves: Kirletilmiş, pislenmiş, kirli; intizamsız, düzensiz. münacât: Yalvarma, yakarış, dua etme; ve bu maksatla söylenen ve yazılan şiir. münadî: Nida eden, çağıran, davetçi mürüvvet: Mertlik, yiğitlik, insaniyet, iyilik, cömertlik; çocukların mutlu olduğunu görmek. müstahak: Hak etmiş, lâyık, kazanılmış hak müstecap: İcabet edilmiş, olumlu karşılanmış, kabul edilmiş müyesser: Kolaylık, nasip olan, kısmet
na‘t: Peygamber Efendimizin övüldüğü şiirler nağme/nâme: Mektup, dilekçe, arzuhâl nakkare: Mehterde bulunan büyük bir çalgı. nâr: Ateş Nâr-ı Nemrut: Nemrut’un İbrahim peygamberi yakmak için hazırladığı ateş Nasrani: Hıristiyan, Hazreti İsa’ya inanan. nazar eylemek: Bakmak anlamındadır. Ancak bu bakış bir Veli/evliya bakışı ise Allâh’ın izniyle zaman ve mekân sınırlarını aşabilir, dilediği zaman ve mekânı hiçbir engelle karşılaşmadan görebilir. nâzenîn: Çok nazlı, nazik nâzil oldu: İndi Necid:(Necd) Arap yarımadasının orta kısmı. nehiy: (nehy) Yasaklanan ve men edilen şey nergis: Soğan köklü turunç çiçekli bir süs bitkisi nısfül-leyl: Gece yarısı nida: Seslenme, çağırma, ses nifak: Ayrılık, iki yüzlülük hâli, ara bozukluğu. nihayet: Son nişan: İz, işaret, emare Nûr-u Muhammed: İlk önce yaratılan Muhammed nuru nusrat: Yardım nübüvvet: Peygamberlik, risalet
pâre: Parça pervane: Işık etrafında dönen küçük gece kelebeği. Etrafında dönen, çok bağlanan Perverdigâr: Besleyen, yetiştiren ve seven Allâh. pinhan eylemek: Gizlemek, saklamak pîr: Üstad, reis, baş, ihtiyar pür-nur: Nur dolu püryan: Kebap, yanmış, pişmiş olan (biryan) Rabbenâ: Ey Rabbimiz rahmeylemek: Rahmetle muamele etmek, bağışlamak, merhametli davranmak Ravza: Peygamber Efendimizin mezarının bulunduğu Medine’deki mekân. ref‘ etmek: Yükseltmek, katına kaldırmak revan olmak: Akıp gitmek, hareket etmek reyhan: Fesleğen, yeşil renkli ve güzel kokulu bir süs bitkisi ( Şiirlerde daha çok güzel koku tasviri için kullanmıştır) Rezzak-ı âlem: Bütün canlılara rızık veren Cenabı Hakk. Rıdvan: Rıza, razılık, razı olma; cennetin kapısında bekleyen melek. Rıza-ı Bârî: Allâh’ın rızası rûy-ı zemin: Yeryüzü, dünya Rüstem: İranlı Firdevsi’nin Şehname’sinde geçen ünlü kahraman, pehlivan rüsvay etmek: Rezil etmek, utanılacak bir hâle düşürmek
sa‘y: Çalışma gayret etme sabi: Masum çocuk, sâdır olmak: Ortaya çıkmak, meydana gelmek sadır (sadr): Göğüs, sine; kalp, yürek, sâfi: Saf, temiz, arı sahavet: Cömertlik, el açıklığı sahra: geniş ve susuz arazi, çöl; ova, kır. saîd: İyilik yapan, iyi yolda olan; mübarek uğurlu, müslüman. saika: Yıldırım sail: Dilenci; sual eden sâkî: Su dağıtan, şerbet sunan sal: Tabut Salih’in devesi: Şuara suresi. 19. Cüz 9. Sayfası. sapma: Kabrin içerisinde ölünün yerleştirildiği kıble tarafındaki oyuk. Sarsal: (sarsar) Çok soğuk ve şiddetli rüzgar seda: Ses, yankı. Sedd-i İskender: bkz. İskender seddi sedef: Bazı deniz hayvanlarının sert, beyaz ve parlak kabuğu veya bunlardan yapılmış ve süslenmiş sefa: (safa) Üzüntü ve kederden uzak olma, endişesizlik, rahat ve huzur; eğlence, eğlenme, saflık, berraklık, hoşluk. selim: Kusuru noksanı olmayan sağlam doğru; temiz samimi Selsebil ırmağı: Çok tatlı suyu olan cennette akan bir çeşme veya ırmak semavat: Semalar, gökler ser:Baş, kafa Serendip: Bugünkü Sri Lanka. Doğu Afrika ve Güney Asya arasında, okyanus yolunun üzerinde bulunan ve tüccarların tabiî bir uğrak yeri olan bir devlet adadır. Ülkenin târihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzamaktadır. Adanın ilk olarak ismi Yunanca “bakır renkli” demek olan Toprobane idi. Arap fetihlerinden sonra, Arapça “beklenmedik şeylerin ülkesi” anlamına gelen Serendip denildi. Sonraları 1972 yılına kadar kullanılacak olan Seylân ismini aldı. Bu târihten îtibâren “debdebeli, şaşaalı ülke” anlamına gelen, Sirhâle dilindeki Sri Lanka, ülkenin bugünkü resmî ismi oldu. Dînî kaynaklarda; Allâhü Teâlâ tarafından, bütün insanların babası, yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâm, Cennetten bu Serendip (Seylân, Sri Lanka) Adasına indirildiği bildirilmiştir serkeş: Başkaldıran, itaat etmeyen, kafa tutan, muhâlif server: Baş, reis, önde gelen sey(e)lan etmek: Akmak, cereyan etmek seyyiat: Kötülükler, günahlar Sıddîk: Her söz ve davranışında doğru olan, Hazreti Ebubekir’in lakabı sıdk: Doğruluk Sırat: Yol, geçit yeri; kıyamette cehennem üzerine kurulan ve üzerinden geçilmesi zor olan köprü. Sicillât defteri: Kulların yaptıkları davranışları ve söyledikleri sözlerin kaydedildiği manevi defter, amel defteri. Sidre-i Müntehâ: Peygamber Efendimizin Miraç’ta Cebrail’den ayrılarak yükseldiği yedinci kat gökte bir makam sim: Gümüş taklidi sırma veya maden parçacıkları soğen: Fasulye değneği suhûf: Sahifeler. Sûr: Kıyamet kopunca İsrafil’in herkesi mahşer meydanına toplamak için çalacağı boru. Sûre-i Nûr: Nûr Sûresi, Kur’an-ı Kerim’de .... sure. sûzân: Yakan, ateşli, yakıcı, yanan. sübyan: Çocuk şâd olmak: Sevinmek, neşelenmek şafak: Güneşin batışından sonra ufukta beliren kızıllık, güneşin doğuşundan önceki alaca karanlık, fecir, tan. şak: Yarılma, bölünme şâkî: Haydut, yol kesen, bedbaht. Şam: Osmanlı devletinde eyâlet ve vilayet merkezi, şimdi Suriye’nin başkenti olan tarihî bir şehir, şâyan: Uygun, yakışır, münasip, lâyık, müstahak. şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti.
tâbi: Uyan, tabi olan tâc-ı izzet: Azizlik ve şeref tâcı Tâhâ: Peygamber Efendimizin isimlerinden olan ve Kur’an’da bir sûre ismi. tahammül: Dayanma gücü, yüklenme, yüke katlanma, zora dayanma, sabır gösterme. tâhir: Temiz taht-ı revân: İki tarafa koşulmuş hayvanların sırtına konularak veya insanlar tarafından kapalı gezinti sedyesi. Taif: Mekke ile Medine arasında Peygamber Efendimizin gidip de taşlandığı bir şehir. takdir: Allâh’ın bütün yaratıklar için tâyin ettiği ezelî hüküm, kader, alınyazısı; beğenme, kıymet biçme. taksimat: Taksim edilen, paylaştırılan şeyler Tamu: Cehennem tasadduk eylemek: Sadaka olarak vermek, hayır yapmak Tayy-i mekân: Bir mekânı, mesafeyi atlatırcasına geçmek; Allâh’ın, dostlarına bir anda uzun mesafeler kat ettirmesi tazarru eylemek: Allâh’a samimi bir şekilde yalvarmak. tâzim: Büyük görme ve saygılı davranma, ululama, ağırlama. tebdil olmak: Değişmek, değişime uğramak tecelli eylemek: Belirmek, görünmek; kader tekmil olmak: Tamam olmak, mükemmel hâle gelmek tevfik: Yardım, inâyet tevhid etmek: Birlemek, tek olduğunu ilan etmek Tûba ağacı: Kökü yukarda dalları aşağıda cennet ağacı. tuğyan etmek: Azmak, azgınlık yapmak, haddi aşmak Tûr: Dağ, ilâhî kudretin Hz. Musa’ya göründüğü dağ. türap: Toprak
uhra: Öteki âlem, ahiretuşşâk: Âşıklar ün: Ses
vâkıf olmak: Haberdar olmak, bilmek, ince noktalarına kadar bilmek. vasıf: (vasf) Bir kimse veya şeyi başkalarından ayıran kendine has hâl, nitelik, hususiyet vasıl:(vasl) Ulaştırma, birleştirme; kavuşma, visal vaz gel: Vaz geç, boş ver vefâ: Sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi dostluk ve bağlılıkta sebat. veznetmek: Tartmak. Vildan: bkz. Gılman viran: Harap, yıkık, yıkılmış.
yâ: Ey yâd etmek: Anmak, hatırlamak, zikretmek yakut: Parlak, kırmızı, şeffaf kıymetli taş. yarlığamak: Yar gibi davranmak, dost muamelesi yapmak Yedi iklim: Her taraf, bütün dünya anlamında kullanılır. yessir: Kolay, kolaylıkYezit: Muaviye’nin ölümünden (H. 60) sonra yerine geçen oğludur. Hazreti Hüseyin’in şehit edilmesini emreden adamdır.
zahim vurmak: Yaralamak, yara açmak. zahme: Vurma, yara; kudüme vurulan uzunca ve ucu topuzlu değnek, üzengi kayışı zâhit: İbadete düşkün kimse, şüpheli olan şeylerden ve dünyalıklardan uzak duran kimse. Zakkum: Cehennemde bir ağaç ve meyvesi; zehirli bir bitki. zâr etmek: Ağlamak, inlemek Zebani: Cehennem meleği Zehra: Çok beyaz ve parlak yüzlü (Hz. Muhammed’in kızı Fatıma’nın lakâbı) Zinnureyn: İki nur sahibi, Hz. Osman’ın lakabı. Peygamber Efendimizin iki kızını aldığı için böyle isimlendirilmiştir. zî-ruh: Ruh sahibi Zî-ruh melek: Ruh sahibi melek, Cebrâil ziyâ: Aydınlık, parlaklık, nur, ışık ziyan: Zarar, hasar, hüsran zuhur etmek: Meydana çıkmak, baş göstermek, belirmek. zuhurât: Beklenmedik, hesapta olmayan hâller. Bir anda ortaya çıkan şeyler zulmet: (zulümet) Karanlık, Allâh’ın nurundan mahrum olma hâli. Zülfikâr: Peygamber Efendimizin Hazreti Ali’ye hediye ettiği çatal kılıcın adı zümrüt: Parlak, yeşil renkli kıymetli taş(Yukarı)
|