Anasayfa

            a 
 

 MENKÎBELERİ

Bismillâhirrahmanirahim

 

Hamd, âlemlerin RABBİ, merhametli olan, merhamet eden ve DİN GÜNÜ’nün sahibi olan ALLÂH’a mahsustur.

Salât ü Selâm, O’nun mükerrem rahmet Peygamberine ve O mübarek zât-ı akdesin âline ve de insanlığın şeref mümessilleri güzide Ashabına olsun... 

 

           NOT: Aşağıda beyitlerin yer aldığı iki farklı kitap bulunmaktadır.
                    Lütfen alttaki linklere tıklayınız.

 

 

>>>>>>Üveysî Veli Lâdikli Hacı Ahmed Ağa (Osman KARABULUT)
>>>>Bu kitabın Menkîbeler bölümü tam değildir; ama bir bölümüne göz atabilirsiniz.

 

>>>>>>Lâdikli Âşık Ahmet Hüdâî (Ahmet ELMA, Erhan KAYA)




 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

>>>>>>Üveysî Veli Lâdikli Hacı Ahmed Ağa (Osman KARABULUT) >>>>Menkîbeler bölümü tam değildir; ama bir bölümüne göz atabilirsiniz.

 

Bir Ziyaretimde  Hacı Ahmed Ağa Anlatmışlardı..;   (Yukarı)

 

            “Edirne’de askerlik yapan bir Türk Çavuşu, iki Bulgar subayına, Edirne’nin Askeriye’ye ait planlarını ağır bir para karşılığı satmış, kimsenin haberi yok. Manevi emir aldık, yine iki arkadaş görevlendirildik.

            Bulgar Subayları planları alıp Kumandanlarına teslim etmek üzere merdivenlerden çıkarlarken bir anda arkalarından yetişerek birine ben birine arkadaşım tepelerine vurduk. İkisi de merdivenlerden aşağr yuvarlandılar. Hemen ceplerinden planları alarak yerlerimize döndük.

            Sıra Çavuş’a geldi; Vatan haini olduğundan, o da öldürülecekti. Terhis oluncaya kadar dokunmadık, manevi emir öyle idi.

            Nihayet terhis oldu, külfetli bir para ile sevinerek binmiş, memleketine dönüyordu. Memleketine gelip, tam trenden inerken; Onun da tepesine vurduk, sanki trenden düşüp ölmüştü. Böylece vazife yapılmış oldu.”

 

Yine Bir Ziyaretimde Hacı Ahmed Ağa Anlatmıştı;

 

            “Konya Ereğlisin’de taze bir gelin, ilk çocuğu kucağında babasının evine gitmek isteyen gitmek üzere bir taksiye biner.

-Falan yere gideceğim der.

Taksici yola düşüp giderken fikrini değiştirir, son sürat gelini alıp kaçar. Gelin taksinin içinde  feryat eder ama kim duyar. Gelini kurtarmak için Mevla’dan izin çıkmış, Hocam bana:

            - Ahmed yetiş! Gelini kurtar. Taksicinin işini de bitir.. dedi.

            Allah’ın izniyle yetiştim, son sürat giden taksinin içinden, gelini kucağında çocukla yolun kenarındaki kaldırıma oturttum. Taksiye de bir el sallayıp, işini bitirdim Allah’ın izniyle.

            Gelin korkudan tir tir titriyor, beti benzi atmış. Sapsarı sararmıştı:

            - Kızım korkma bana Konya’nın Ladik kasabasında çoban Ahmed Ağa derler. Şimdi bir otobüs gelecek seni ona bindireceğim, babana selam söyle.. dedim. Biraz sonra otobüs geldi, gelini otobüse bindirip şoföre tembih ettim;

            - Bunu babasına teslim et..! deyip uğurladım.

            Aradan bir zaman geçti. O gelin babası ile Ladik’e gelmişler, sonra bizim odayı bulmuşlar. Gelin beni görünce:

-Baba, işte beni kurtaran Hacı Baba..! dedi. Bize teşekkür edip gittiler.”

 

Bunları yaşayan kimseler şu anda hayattadır.!!    

 

Kore harbinin olduğu devre, yine bir ziyaretimde;

 

            Hacı Baba’yı ziyaret için Ladik’e gitmiştim, gece odasında kalıp odasında misafir olduk. Yatsı namazına kadar beraber kaldıktan sonra, Hacı Baba namazı kıldı ve sonra bizden müsaade alıp gitti.

            Sabah namazında geldi ve bize:

            “ Bugün Kore’de idik; Türk askeri çember içine girmiş, imha edilmek üzere idi. Kurtarılmak için Mevla’dan izin çıktı, manevi arkadaşlarımla Kore’ye yetiştik. Bizim askerin önüne düştük. Kafir askerleri bizi görürler ;lakin bizim askerler göremezler.

            Kılıçları çektik, küffar askerini lıçtan geçirerek bizim askere yol verdik. Bakın sabah radyo haberleri verirken duyacaksınız..!” dedi.

            Sabahleyin bir radyo getirdiler, ilk haberleri açtılar;

            “Kore’de bulunan, Albay Tahsin Yazıcı oğlu komutasındaki Türk çember içine alınmış. İnanılmaz bir kahramanlık örneği vererek çemberi yarmış, kafirleri perişan etmişler..” diye radyo haber veriyordu..!

            Çemberi yaranın kimler olduğundan onların haberleri yoktu. İşte Allah’ın manevi ordularının vazifeleri..!

            Mübarek Hacı Baba, Kore’ye çıkışlarını şu beyitleriyle dile getirmişlerdi..;

 

 

 

 

HÜCUM.. İLERİ

Ol Mekke şehrinden aldık biz emir

Müminlerin kalbi nur ile demir

Rabbim kullarına çok versin ömür

Korkmayın aslanlar hücum ileri

 

Ol Mekke şehrinde büyük bir ordu

Ehli iman bekler Vatanı Yurdu

Cephede vuruşur askerin merdi

Korkmayın aslanlar hücum ileri

 

Kore’ye varınca süngüyü taktık

Hakkın kudretiyle cepheden attık

zıl Çin askerine kükreyim çattık

Korkmayın aslanlar hücum ileri

 

Kalbimizde durur iman çırası

Harp eder askerin cephede hası

Kör Moskof Komünist zaten de asi

Korkmayın aslanlar hücum ileri

 

Kör Moskof öğretti yürüttü Çin’i

Onlar Komünisttir kaldırmış Dini

Vurun Mehmetçikler çevirmen yönü

Korkmayın aslanlar hücum ileri

 

Yazdı Harbimizi Melek’ten katip

Tahsin Yazıcı da büyük bir hatip

Çembere yetişti Gavs ile Kutup

 

 

 

 

 

 

VARIYOR..!

Kahraman askerler etmeyin merak

 Zannetmen Türkiye Kore’ye ırak

Yetmiş bin süvari altında Burak

Cem oldu evliya hepsi varıyor

 

Kore’ye dayandı askerin ucu

Nice hükümdardan almıştın tacı

Yavuz Sultan Selim çekti kılıcını

Karıştı Kırklar’a hepsi varıyor

 

Kore’de askerler harbe döşendi

Kör Moskof askere karşı direndi

Molla Hünkar da kılıcı kuşandı

Yürüdü Konya’dan Aslan varıyor

 

Kore’de askerler imdada baktı

 Bütün Evliyalar kandiller yaktı

Hacı Bektaş Veli buradan kalktı

Ahi Evran, Aşık Paşa varıyor

 

Kabzayı kavradı askerin eli

Vurun Mehmetçikler aşalım beli

Ankara’dan Hacı Bayram’ı Veli kalkıyor

Gelibolu’dan Ahmed, Mehmed varıyor

 

Kafkas fırkaları yürüdü başa

Döküldü askerler dağ ile taşa

Elinde Kur’an-ı Mareşal Paşa

Çekti orduları Çakmak varıyor

 

Kore cephesinde dizilmiş Gazi

İnşallah dileriz hayırlı yazı

Malatya Sultanı Battal-ı Gazi

Abdül Vehab, Ahmed varıyor

 

Asker taarruza birlikte geçti

Yedilerle kırklar fırkasın seçti

Muhammed Mustafa bir sancak açtı

Ebu Bekir, Ömer, Osman varıyor

 

Kore’de asker sıkıldı be gayet

larız namazı okuruz Ayet

Çekti Zülfikar’ı Şah-ı Velayet

Halid, Mıkdat, Abdurrahman varıyor

 

Kerbela’da nice Aslanlar yatar

Atılan gülleyi eliyle tutar

Hasan ile Hüseyin imdada yeter

Gavs-ı Azam, Kutup, Üçler varıyor

 

Ol Hazreti Allah cümleye nazır

Türklerde pek çoktur çalışkan Vezir

 Deryalarda İlyas, karada Hızır

Gayb-ı İcaz, İlm-i Ledün varıyor

 

Aşık Ahmed der ki söyleriz hemin

Hüda’nın elinde Küre-i Zemin

Süzüldü Semadan Cibril-i Emin

Gök yüzünde Has Melekler varıyor

 

 

 

varıklı Hacı Ahmed ağabey anlatmıştı; 

 

            varık (Altınekin) Büyük cami imamı Hacı Nuri efendiden, Hacı Ahmed Ağa’ya verilmek üzere Ladik’e mektup götürmüştüm. Ladik’e varınca, Hacı Babanın evine vardım. Bahçede olduğunu söylediler. Oraya gittim, Hacı Baba’yı orda buldum. Selam verip mektubu verdim. Beraber otururken postacı Seyyid Ali geldi. Hacı Baba:

            “Oğlum, bugün burada Dua var..” dedi.

            Bu arada Ceylan dağından, Hızır Aleyhisselam inip geldi. Ceylan deresinde birleştik. Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra Hızır Aleyhisselam, Hacı Ahmed Ağa’ya:

            “Bir beyit söyle Mevlana.” dedi.

            Hacı Ahmed Ağa haya edip söylemedi.

            Hızır Aleyhisselam:

            “Satılır Cennetler Künde bezeller

            Bilmezler Hakikati boşa gezeller

            Bir araya cem olsa da güzeller

            Nideyim Cemalin ben görmeyince”

 

Beytini okudu, Hızır Aleyhisselam, Ahmed Ağa’ya:

            “Mevlana bir de sen söyle.” dedi.

            Hacı Ahmed Ağa:

            “Aşıklar aşkından almışlar bir tat

            Ne cennet isterler ne de saltanat

            Onlar arıyorlar nur-u Hakikat

            İlle Cemalini ben görmeyince”

 

            Bu arada Hacı Ahmed Ağa’ya:

            “Mevlana, bu kuyunun suyu kendi suyudur bitmez, tükenmez..” dedi.

            Hızır Aleyhisselam, bana:

            “Bir de sen söyle Ahmed..” dedi.

            Ben de Hacı Ahmed Ağa’nın bir beytini söyledim:

“Kalksa gözün perdesi baksan Hakk’ın hikmetine

            Çifte sancaklar indi İsa’nın inmesine

            Alametler belli oldu Mehdi’nin gelmesine

            Enbiyalar kılıçlandı Teccal’in fitnesine

            Kılıçlara nur doğdu Moskof’un yok edilmesine

            Bu kelamlar Hak kelamı kalplerin ikaz edilmesine”

 

            Bu beyitleri okuduktan sonra, lüzum eden konuşmayı yapıp bir birimizden ayrıldık.

 

 

            Bir gün Zıvarıklı Hacı Nuri efendi Hoca ve Zıvarık’tan Hacı Ahmed Ağa;

 

            Ladik’e Hacı Ahmed Ağa(K.S) Hazretlerini ziyarete gitmişler. O gün odasında misafir olup kalmışlar. Akşam Hoca efendi:

            “Hacı Baba, müsaade buyurun da, Üstadım Hacı Sami Efendiyi ziyarete gideyim..” demiş.

            Yatsı namazından sonra, Hacı Baba müsaade alıp gitmiş.  Sabah namazından evvel de gelip:

            “Hoca Efendi, Sami Efendi Kayseri’ye gitti. Oradan Adana’ya geçecek. Oradan da Konya yoluyla İstanbul’a geçecek, seni görüştüreceğiz..” demiş.

 

            Hacı Baba:

            “Üstadım, Şems’in imamı Osman efendiyi tain etti, ben ona söyleyeceğimi o da seni getirecek..” demiş.

           

            Benim haberim yok. Ertesi gün Hoca efendi ile Ahmed Ağa, benim camiye Şems’e geldiler. Hoş beş ettikten sonra..:

            “Sana müjde, Sami Efendi Hazretleri Konya’ya gelecek..! Hacı Ahmed Ağa haber verecek, sen de bizi götürüp Hazret ile görüştüreceksin..” dediler.

            Tabii ki sevincimin ölçüsü yoktu. Hoca Efendi ve Ahmed Ağayı misafir ettim, bekliyoruz hayırlı haberi.. Konya’dan bir ferdin haberi yoktu.

            Ertesi gün ikindi namazından on dakika evvel, Ahmed Ağa ile ikimiz caminin önünde oturuyorduk, iki kişi gelip Selam verdiler.

            Biri iri yarı uzun boylu, iri iri gözlü, pehlivan yapılı. Diğeri, orta boylu, zayıf, boynunda çanta asılı idi. Zayıf olan dedi ki:

            “Ben Hadim’den geliyorum, arkadaşım da Ankara’dan geliyor. Mevlana Hazretlerini ziyarete gelmiştik; lakin  Mevlana kapalıymış, Şems’i Tebrizi’yi ziyarete geldik.” dedi.

            Ben de:

            “Buyurun efendim.” dedim.

            İçeri kapıyı açtım, Hazretin yanına girdiler. Bu arada bir çocuk gelip..:

            “Hocam seni kayınvaliden çağırıyor..!” dedi.

            Ben dışarı çıkınca, o zayıf olan bizim arkadaş Ahmed Ağa’ya :

            “Benim arkadaşa iyi bak, İlmi Ezeli’de tanışmıştık. Burada gözlerinden tanıdım, sen de gözlerine iyi bak, bu Hoca’dır..! “ der.

            Lakin bizim arkadaşın basireti kapanmış anlamaz. Ben geldim..:

            “Efendim Huzurda konuşulmasın!..” dedim.

            Hemen Hazretin yanından çıktılar, Ezan-ı Muhammediyye de okunmaya başladı, arkamda namazı kıldılar. Kalkıp giderken, o pehlivan yapılı Zat bana öyle bir baktı ki, ben de anlamadım. Elinin biri sarılıydı.;

            Serçe parmakla yüzük parmağı bir derinin içinde, baş parmak bir derinin içinde, orta parmak açık boşta. Acayip bir sargı, eldiven desem eldiven değil. Yine bir şey anlamıyordum. Namaz bitince, cemaatin bir kısmı camide, bir kısmı kapıdan dışarı çıktı.. Önü park, malum. Hemen Ahmed Ağa pür telaş dışarı çıktı, geri geldi.

            “Ne oldu yahu!..” dedim.

            “Sen sorma bu gelenler boş değillerdi.! Bana bir şeyler söyledi o zayıf olan Zat; lakin ben bir şey anlamadım. Dışarı çıktım ki kaybolmuşlar. Onun için koştum..” dedi.

            Meğer bu gelen kimseler;

            Pehlivan yapılı, eli sarılı olan Hacı Baba’nın Hocası Hızır Aleyhisselam imiş. Orta boylu zayıf olan ise, Ricali Gayb’dan Nabi Hazretleriymiş. Ladik’e Hacı Baba’yı ziyarete gittiğimizde, biz söylemeden..:

            “ Oğlum Hocam ile Nabi Hazretleri sizin camiye varmışlar, siz bilememişsiniz..” dedi.

            İşte bu zatlar ikindi namazında geldiler, akşamla yatsı arasında da Üstadım Hazretleri de Konya’ya gelmişler. Hacı Ahmed Ağa akşam namazından sonra Halcının oğlu ile yeğenini bana göndermiş. Onlar taksiyle bize gelirken eski İş Bankasının orada karşılaştık. Bana:

            “Ahmed Ağa bizi gönderdi, Hoca efendi ile arkadaşını saat beşte Sarayönü yolu üzerine çıkaracaksın.” deyip geri döndüler.

            Ben de eve gelip Hoca Efendi ve Ahmed Ağa’ya müjdeyi verdim; geldiler diye. O haberciler bize tekrar geldi; “Saat üç buçukta çıkaracaksın” diye söyleyip gittiler.

            Sabah üç buçukta denilen yere çıkardım. On dakika sonra taksiyle; Üstadım Sami Efendi Hazretleri, Hacı Ahmed Ağa hazretleri ve Halıcı Mehmed Efendi teşrif ettiler.

            Tam seher vaktiydi, teker teker kenara çekip; evvela Hoca Efendi, ondan sonra Ahmed Ağa ve ondan sonra da benimle görüşüp lazım gelen talimatı verdiler. Veda ederek Ladik’e, oradan İstanbul’a gittiler.

 

            varıklı Hacı Ahmed Efendi anlatmıştı..;

           

            “Bir gün Hacı Ahmed Ağa, Zıvarık büyük cami İmamı Hacı Nuri Efendi Hoca ve ben, Konya’da Üçler mezarlığını ziyaret ettik.

            Ziyaretten sonra Mevlana Hazretlerinin kapısına geldik. Kapılar kapalıydı. Hacı Ahmed Ağa cezbeli bir halle şu beyitleri söyledi..;

 

AÇIN KAPIYI BEN GELDİM

 

Baldan olur kalbe şeker

Bu yangını ceset çeker

Ne olur hal çeke çeke

Götürürler ol gurbete

 

Vardım aşkı pervaneye

Hak esrarı divaneye

Selam verdim Mevlaneye

Açın kapıyı ben geldim

 

Selam Enbiya Erenler

Hakka arzuhal verenler

Açıp kapıyı girenler

Açın kapıyı ben geldim

 

Kokun Enbiya kokusu

Uyursun ahret uykusu

Geldiğim Hakk’ın kapısı

Açın kapıyı ben geldim

 

Senin aşkın düştü bana

Hak hidayet verdi sana

Seherde Cennet Reyhana

Açın kapıyı ben geldim

 

Hak eyledi beni yoktan

Hidayet ererse Hakk’tan

Rahmet iner Semavat’tan

Açın kapıyı ben geldim

 

Seherde Cennet Reyhanı

Ahmed seyret Asumanı

Çıkar bu aşkın dumanı

Açın kapıyı ben geldim

 

            Bu beyitleri okuduktan sonra; kapalı bulunan Dergah’ın kapıları, gecenin ilerlemiş saatlerinde , insan eli değmeden açıldı ve Hacı Ahmed Ağa içeri girdi. Hacı Nuri Efendi Hoca ile ben dışarıda kaldık. Bir müddet sonra Hacı Ahmed Ağa dışarı çıkıp yanımıza geldi ve birlikte yerlerimize döndük.!”

 

 

            Bir Ziyaretimde Hacı Ahmed Ağa anlatmıştı.;

           

            “Bir gün, pilot Teğmen uçağı ile eğitim uçuşu sırasında, uçağı arıza yapıyor ve bir tarlaya mecburi iniş yapmak durumunda kalıyor. Her ne kadar yerde arızayı gidermiş ise de, uçağın bu tarla üzerinden kalkmasının imkanı yok. Bulunduğu yer öyle ıssız ki çevrede canlı yok. Hocam emir verdi...;

 

            -Ahmed, git şu pilot Teğmen’e yardım et,uçağını kaldır..dedi.

Hemen geldim, pilot çaresizlik içerisinde bocalamakta, ne yapacağını bilememekte idi. Selam verdim;

-Ne yapıyorsun delikanlı?.. dedim.

O da durumunu anlattı. Ben dedim ki:

-Oğlum sen uçağı çalıştır, kalkış için ben sana yardım edeyim!

Şaşırmış bir halde:

-Nasıl yardım edeceksin? dedi.

-Sen çalıştır. ben uçağı kaldırayım.! dedim.

-Hacı Baba kaç tonluk dört motorlu bir uçak. Nasıl kaldıracaksın..? dedi.

-Yavrum! Sen çalıştır bakalım.! dedim.

-Neyse çalıştırayım bakalım.. dedi ve uçağı çalıştırdı.

Allah’ın izniyle:

-Bismillah.. Ya Allah..! deyip yardım edip uçağı kaldırdık ve uçup gitti.”

 

Pilot der ki:

“Hacı Baba uçağı kaldırıpta, uçak havalanınca; uçağın kuyruk tarafına oturduğunu gördüm ve..

-Eyvah, Hacı Baba düşecek.. dedim.

Bir müddet sonra, Hacı Baba bulunduğu yerden kayboldu.

Ben yine;

-Eyvah, Hacı Baba düştü!!.. diye müteessir olmuştum.

Mensup olduğum karargaha varıp durumu ve başımdan geçenleri kumandanıma anlattım. Kumandanım bana;

-Maneviyat adamlarından biri sana yardım etmiş..! dedi.”

 

Pilot Teğmen bu maneviyat adamları nerede bulunur acaba, diye araştırma yapıyor. Şarkta filan yerde var diyorlar, tarif edilen kimseyi buluyor; fakat aradığı ve gördüğü değil. Böyle bir çok yerleri geziyor. Nihayet bir gün Konya’da Ladikli Hacı Ahmed Ağa’yı haber veriyorlar.

 

Konya’ya gelip Hacı Ahmed Ağa’yı soruşturuyor, kendisine Ladik kasabasını tarif ediyorlar. Bir arkadaşı ile taksiye binip Ladik’e geliyorlar. Hacı Ahmed Ağa’yı sorarak odasını öğreniyorlar. Pilot, Hacı Baba’nın odasına giripte, kendisini görünce..

 

-Hah.. işte bu amca..! deyip, eline ayağına sarılıyor.

Hacı Ahmed Ağa.:

-Oğlum benzetmiş olabilirsin.. diye gizlenmeye çalışırsa da.

Pilot.:

-Hayır yanılmıyorum, o sendin..! diyordu.

Beraberce camiye gidip geldikten sonra, o gün orada misafir kalıyorlar. Ertesi gün veda ederek yerlerine dönüyorlar.”

 

(Yukarı)


 

 

 

 

 

 

 

 

>>>>>>Lâdikli Âşık Ahmet Hüdâî (Ahmet ELMA, Erhan KAYA)

 

MENKIBELER HAKKINDA (Yukarı)
Bütün veli ve Allâh dostları etrafında anlatıldığı gibi Lâdikli Ahmet Ağa etrafında da bir takım menkıbeler anlatılmıştır. Allâhü Teâla Peygamberlerine, bazı insanları ikna etme babında mûcizeler vermiştir. Kendisi bir ümmi olan Peygamberimizin diğer mûcizelerinin yanında en büyük mûcizesi, Arap edîp ve şairlerinin hayran kaldığı Kur’an-ı Kerim’dir.

Yine Allâhü Teâlâ, peygamberlerinin dışında sevdiği bazı kullara, veli kullarına da bir takım olağanüstü özellikler bahşetmiştir. Buna dinî literatürde keramet adını veriyoruz. Ehlisünnet inancına göre velilerin keramet sahibi olmaları haktır ve gerçektir.

Veliler etrafında anlatılan akıllara durgunluk verici bazı kerametlerin fizikî anlamda izahları elbette kolay değildir. Ancak kâinattaki birçok hâdiselerin de, iyi bakıldığı takdirde akılları zorlayacak nitelikte olduğu görülür. Sadece duyu organlarıyla bazı şeyleri anlamaya çalışmak, illâki maddî görüntü ve bilgiler aracıyla fizikötesi hâdiseleri kavramaya uğraşmak, çoğu zaman insanı bir çıkmaza sürükleyebilmektedir.

Bir anda dünyanın en uzun mesafelerini kat edebilen -Allâh’ın lânetlediği- şeytan bile böyle olağanüstü özelliklere sahip iken, Allâh’ın bir veli kulu niçin daha iyi özelliklere sahip olmasın?

Ancak bu menkıbelerin elbette suistimal edilmemesi gerekir. Dikkâtle okuyup, arka plânını iyi kavrayanlar, bu menkıbelerin derinliğine ulaşacaklardır. Bu arada herkesin bunlara inanmasını bekleyemeyiz. Bu biraz da gönül işidir.

            Şunu da vurgulamak gerekir ki Ahmet Ağa’nın en büyük kerameti “ışk”ını ve yangınlığını dile getirdiği şiirleridir. Keramet göstermek veya göstermeye çalışmak bizden istenen bir görev değildir, ama Ahmet Ağa gibi Müslüman’a yakışır bir tarzda hayat sürmek ve onun şiirlerinde dile getirdiği Müslüman vasıflarını kazanmak herkesin ulaşmak istediği bir ideal olmalıdır.

 

 

 MENKIBELER

 

 

HIZIR (A.S.)

 

“Benim bir hocam var, hocama danışayım, ona dua ettireyim” derdi. Hiçbir zaman Hızır demezdi. Hızır (a.s.) ile kırk elli sene arkadaşlık yapmıştır. Onunla birlikte manevi vazifeler ifa etmiştir. Hocası Hızır (a.s.)’ın bir ara gelmesi çok gecikir, yanar tutuşur, hasretle geleceği günü bekler, çıkıp yollara yolunu gözetler. Bakın hocasına neler söyler:

Bilirim ki ölüp türap olmadın

Cihanı gezdirdin ücret almadın

Şimdiye kadar böyle geç kalmadın

Çıkıp yollarını bekler bu Ahmet

 

Her zaman seherde eyledim feryat

Bu zayıf hâlime gel de bir bak

Kocamış ağaçta sararmış yaprak

Çıkıp yollarını bekler bu Ahmet

 

Mevlâ’m izin verse bir zaman geliň

Bu kulun ahvalin gelmeden biliň

Buralardan geçer inşa’llâh yolun

Çıkıp yollarını bekler bu Ahmet

 

Haberini aldım şimdi Yemen’den

Türlü avaz gelir çayır çimenden

Merhaba ey dostum, bu hata benden

Çıkıp yolarını bekler bu Ahmet

 

 

NESİMİ HAZRETLERİ

 

Dedemin Nesimi isminde evliya olan bir arkadaşı varmış. Bu arkadaşı, insanlar tarafından bilinmeyen fakat dedemin bildiği evliyalardan imiş. Akşama kadar sokaklarda dolaşır, insanların bıçaklarını keskinleştirir, onlara bir şeyler satar, yani çerçicilik yaparmış.

İşin ilginç tarafı, kazandığı paraları fakire dağıtan, kendisi de çile ve zorluklar içerisinde yaşayan fukara-yı sabirinden. Öyle ki çocuklar sattığı şeyleri çalar, yağmalar, yine de hiç kızmazmış. Çaldıklarını gördüğü hâlde görmezlikten gelirmiş.

Bu durumu gören ve bilen Nenem:

 —Senin arkadaşın ne biçim bir çerçi! Çocukların aldıklarını görüyor, ne parasını istiyor, ne de geri alıyor. Çocuklara da hiç kızmıyor; bu ne hâldir, diye sorar. Dedem:

—Onun görevi de o. İleride iyi insan olacak çocukların başını okşuyor, sırtını sıvazlıyor, demiş.

Nenem de bu cevaptan bir şey anlamayarak ve adamın da garip hâlini görerek:

—Eşeğinin üstündeki heybede kırk tane yama var. Gâliba çok fakir birisi, deyince dedem:

—O yamalı heybesiyle kuyulardan çok insan çıkardı, demiş. Nenem:

—Çok ağlıyor herhâlde. Yüzünde, gözyaşlarının akmasından izler meydana gelmiş.

Dedem:

—Onun gördüklerini görsen, sen de çok ağlarsın. O, çocukların ileride nasıl bir hayat süreceklerini görür. Dayanamaz, çok acır, çok merhametlidir; bu yüzden çok ağlar, der.

Bu Nesimi hazretlerinin, kendisi gibi çok değerli bir de hanımı varmış. Nesimi hazretleri bir gün:

—Hanım ayrılık yakın. Allâhü a‘lem, ben yakında dünyamı değiştireceğim, deyince hanımı ağlamaya başlar ve:

—Sen ölmeden ben öleyim. Ben sensiz ne yaparım bu dünyada, diye gözlerinden sel gibi yaşlar akıtır. Eşini teselli etmek isteyen Nesimi hazretleri:

—Hiç kaygılanma hanım, inşâallâh benim kabrime gelirsin, dünyada sağken konuştuğumuz gibi yine orada da konuşuruz, der.

Bir müddet sonra Nesimi hazretleri söylediği gibi Allâh’ın rahmetine kavuşur. Aradan birkaç gün geçince hanımı kabrine ziyarete gider. Ancak ne görüşebilir ne de konuşabilir. Kocasının dediği gibi konuşup dertleşemediği için üzülür ve bu şekilde kabirden ayrılır. Eşinin başına bir hâl geldiğinden korkar. “Bari onun gibi olan arkadaşıyla konuşayım, bu durumu söyleyeyim” diyerek dedeme gelir ve:

—Herhâlde başı selâmette değil. Bir de sen git kabrine bakayım, sana bir şey diyecek mi? der.

Dedem de hazretin kabrine gider, selam verir. Az sonra kabirdeki yatan arkadaşı dedeme şöyle seslenir:

 

Dünyada pişirdim bir gaflet aşım

Secdeden çekmeyeydim n’olaydı başım

Sorguya başladı musalla taşım

Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!

 

Ol Hakk’ın bağından çağrıldım bir gün

Yolunda giderken sandım bir düğün

Mezara varınca işittim bir ün

Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!

 

Akıl fikir ayrı düştü ol tenden

Ol ruhum bile ürker oldu benden

Ey beni yaratan, hidayet senden

Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!

 

Ol kabir solmadan sıkmaya durdu

Zebaniler gelip gürzünü vurdu

Çok şükür Rabb’im hidayet virdi

Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!

 

Ol nazik tenim de döndü soğene

Hiç elâ gözlerim bakmaz cihane

Yedi gün sorguda kaldım divane

Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!

 

Kaldırdım kafamı sapmaya vurdum

Ruh cesetten ayrılmış kaçarken gördüm

Çok şükür Mevlâ’ya sualin verdim

Ben Rabbimi bilmez miyim ya melek!

 

Sağ yanımdan sekiz kapı açıldı

Hem türaba misk-i amber saçıldı

Yakasız yensiz hulleler biçildi

Ben Rabb’imi bilmez miyim ya melek!

 

 

 

MEVLÂNA

 

Dedem bir gün Mevlâna’yı ziyarete gider. Kapıdaki bekçi ‘ziyaret saati bitti’ diyerek dedemi içeri almaz. Bunun üzerine dedem kapının önüne oturup şu şiiri:

 

Pervaneyim Pervaneye

Hak esrarı divaneye

Selâm verdim Mevlâne’ye

Açın kapıyı ben geldim.

 

diye okuyunca bekçi hemen kapıları açar, dedem de içeri girip ziyaretini yapar.

 

 

HAŞİM VELİ      

        

Dedemin Haşim Veli isminde, evliya olan bir arkadaşı varmış. Bu arkadaşı bir yaz mevsimi Çalıbağ’a dedemin yanına ziyarete gelir. Orada birkaç gün kalarak sohbet ederler, hasret giderirler. Nihayet gideceği sırada dedeme:          

    

—Hüdaî, ben senin için beyit (şiir) söylemek istiyorum. Sen de benim için söyleyeceksin, der. Aralarında böyle tatlı bir anlaşma yapıldıktan sonra, önce Haşim Veli başlamış söylemeye:

                                         

  Can gözünü açık dilersin ey zeki      

Mesnevi’den def edersin şirki şeki

Hazreti Kur’an avazın böyle bil

Nur-u Kur’an dile, onu yâd kıl

 

İstersen suret yolunda can vermeye heves

Tâ edep canan kokusun almışsın bir nefes

Duymak istersen canan ilinde hoşça ses

 

Mucizât-ı Mustafa’dır bu Kur’an

Görmedi böyle kitap devri cihan

Nice metheylesem azdır ona

Bu kadar der Haşim Veli sana

 

Sıra, dedemindir ve o da Haşim Veli’ye şöyle bir dörtlükle karşılık verir:

 

Rahim Allah Rahim eyle

Abdülkadir Geylani’ye

Bir selâm yolladım ona

Yol versin Haşim Veli’ye